| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemize gönderi yapmadan önce kayıt olmanız gerekmektedir.
|
|
|
Hakikat Arayışında Bakış Açısının Önemi | Raşit Tunca Anlatıyor |
|
Gönderen: Raşit Tunca - 08-16-2026, 03:05 PM - Forum: RAŞiT TUNCA ANLATIYOR
- Yanıt Yok
|
 |
Hakikat Arayışında Bakış Açısının Önemi | Raşit Tunca Anlatıyor
Başlık: RAŞİT TUNCA ANLATIYOR: YouTube Açıklama Metni
Başlık: RAŞİT TUNCA ANLATIYOR: Hakikat Arayışında Bakış Açısının Önemi
Açıklama:
Merhaba değerli izleyiciler,
Bu videoda, Raşit Tunca'nın kaleme aldığı "Hakikat Arayışında Bakış Açısının Önemi" isimli makalesini sizler için seslendiriyor ve görselleştiriyorum.
Hepimiz dünyaya, olaylara ve insanlara farklı pencerelerden bakarız. Peki, "doğru" dediğimiz şey gerçekten mutlak mıdır, yoksa sadece bizim bakış açımızın bir yansıması mı? Bu videoda, üçgen, kare, daire ve elips gibi geometrik şekiller üzerinden yapılan derinlikli bir benzetmeyle, insan zihninin hakikati algılama biçimlerini ve bakış açısının bu süreçteki kritik rolünü ele alıyoruz.
Raşit Tunca'nın bu makalesinde:
Neden aynı olaya bakan iki insanın birbirinden tamamen farklı sonuçlar çıkardığını,
Kendi doğrumuzu mutlaklaştırmanın yanlışlığını,
Farklı düşüncelere tahammül etmenin ve tevazu sahibi olmanın önemini,
"Benim gördüğüm hakikatin tamamı mı?" sorusunun cevabını
Ve insanın sınırlı bilgisi karşısında nasıl daha olgun bir bakış açısı geliştirebileceğini bulacaksınız.
Eğer siz de hakikat arayışında, farklı perspektifleri anlamaya ve kendi bakış açınızı sorgulamaya hazırsanız, bu video tam size göre.
Videoyu beğendiyseniz beğen butonuna basmayı, düşüncelerinizi yorum olarak paylaşmayı ve kanalıma abone olmayı unutmayın. Yeni videolardan haberdar olmak için zil butonuna tıklayabilirsiniz.
İyi seyirler!
Kaynak: Raşit Tunca - Hakikat Arayışında Bakış Açısının Önemi (Schrems, 16.08.2026)
20 Türkçe Anahtar Kelime (Keywords)
hakikat, bakışaçısı, doğru, üçgen, kare, daire, elips, algı, farkındalık, tevazu, hoşgörü, düşünce, mutlak, sınır, idrak, raşittunca, felsefe, tasavvuf, anlama, sorgulama
Açıklama:
Merhaba değerli izleyiciler,
Bu videoda, Raşit Tunca'nın kaleme aldığı "Hakikat Arayışında Bakış Açısının Önemi" isimli makalesini sizler için seslendiriyor ve görselleştiriyorum.
Hepimiz dünyaya, olaylara ve insanlara farklı pencerelerden bakarız. Peki, "doğru" dediğimiz şey gerçekten mutlak mıdır, yoksa sadece bizim bakış açımızın bir yansıması mı? Bu videoda, üçgen, kare, daire ve elips gibi geometrik şekiller üzerinden yapılan derinlikli bir benzetmeyle, insan zihninin hakikati algılama biçimlerini ve bakış açısının bu süreçteki kritik rolünü ele alıyoruz.
Raşit Tunca'nın bu makalesinde:
Neden aynı olaya bakan iki insanın birbirinden tamamen farklı sonuçlar çıkardığını,
Kendi doğrumuzu mutlaklaştırmanın yanlışlığını,
Farklı düşüncelere tahammül etmenin ve tevazu sahibi olmanın önemini,
"Benim gördüğüm hakikatin tamamı mı?" sorusunun cevabını
Ve insanın sınırlı bilgisi karşısında nasıl daha olgun bir bakış açısı geliştirebileceğini bulacaksınız.
Eğer siz de hakikat arayışında, farklı perspektifleri anlamaya ve kendi bakış açınızı sorgulamaya hazırsanız, bu video tam size göre.
Videoyu beğendiyseniz beğen butonuna basmayı, düşüncelerinizi yorum olarak paylaşmayı ve kanalıma abone olmayı unutmayın. Yeni videolardan haberdar olmak için zil butonuna tıklayabilirsiniz.
İyi seyirler!
Kaynak: Raşit Tunca - Hakikat Arayışında Bakış Açısının Önemi (Schrems, 16.08.2026)
20 Türkçe Anahtar Kelime (Keywords)
hakikat, bakışaçısı, doğru, üçgen, kare, daire, elips, algı, farkındalık, tevazu, hoşgörü, düşünce, mutlak, sınır, idrak, raşittunca, felsefe, tasavvuf, anlama, sorgulama
|
|
|
Hakikat Arayışında Bakış Açısının Önemi |
|
Gönderen: Raşit Tunca - 08-16-2026, 02:42 AM - Forum: Raşit Tunca Makaleleri
- Yanıt Yok
|
 |
Hakikat Arayışında Bakış Açısının Önemi
Bakış Açısına Göre Doğru: Üçgen, Kare, Daire ve Elipsin Hakikati
İnsanların dünyaya, olaylara, insanlara ve hakikate bakışları birbirinden farklıdır. Aynı olaya bakan iki insan, birbirinden tamamen farklı sonuçlara ulaşabilir. Birinin doğru kabul ettiği şey, diğerinin yanlış kabul ettiği bir düşünce olabilir.
Bunun temel sebeplerinden biri, insanın sahip olduğu bakış açısıdır.
Her insan hayatı kendi tecrübeleri, bilgileri, inançları, yaşadığı olaylar, aldığı eğitim, çevresi ve ruh hâli üzerinden değerlendirir. Dolayısıyla herkesin zihninde olayları anlamlandırdığı farklı bir "şekil" meydana gelir.
Bunu bir benzetmeyle anlatacak olursak, insanların doğrularını üçgen, kare, daire ve elips gibi farklı şekillerle ifade edebiliriz.
Üçgenin Doğrusu
Üçgen şeklinde bir bakış açısına sahip olan insan, dünyayı üçgenin sınırları içerisinde değerlendirir.
Onun için olayların başlangıcı, gelişimi ve sonucu belirli köşelerden geçer. Düşüncesi keskin olabilir; belirli noktaları birbirinden ayırabilir ve meseleleri net sınırlar içerisinde değerlendirebilir.
Üçgen kendi içinde tutarlıdır.
Fakat üçgenin kendi içindeki doğrusu, karenin doğrusu değildir.
Üçgenin "benim doğrum budur" demesi, onun bütün şekillerin doğrusu olduğu anlamına gelmez. Sadece kendi bakış açısının oluşturduğu sistem içerisinde doğru olduğunu gösterir.
Karenin Doğrusu
Kare şeklindeki bakış açısına sahip insan ise olayları dört köşe ve dört sınır içerisinde değerlendirir.
Onun düşünce sistemi üçgenden farklıdır.
Kare, üçgeni gördüğünde:
"Senin doğruların benim doğrularımla aynı değil."
diyebilir.
Üçgen de ona:
"Senin doğruların da benim doğrularımla aynı değil."
diye cevap verebilir.
Fakat burada önemli bir nokta vardır:
Birbirlerinden farklı olmaları, ikisinin de kendi sistemleri içerisinde doğru olamayacağı anlamına gelmez.
Çünkü üçgen üçgendir, kare karedir.
Bir üçgenden karenin özelliklerini beklemek ne kadar yanlışsa, kareden de üçgenin bütün özelliklerini taşımasını beklemek o kadar yanlıştır.
Dairenin Doğrusu
Daire ise daha farklı bir bakış açısını temsil eder.
Dairenin başlangıç ve bitiş noktası birbirine yaklaşır. Hatta geometrik olarak dairenin belirli bir başlangıç ve bitiş noktası yoktur.
Bu nedenle dairesel bakış açısına sahip insan, bazı meseleleri döngüsel şekilde değerlendirebilir.
Onun için başlangıç, başka bir başlangıcın sonucu olabilir.
Bitiş, başka bir başlangıcın kapısı olabilir.
Bir düşüncenin sonunda tekrar başlangıç noktasına ulaşmak, onun açısından çelişki değil, döngünün tamamlanmasıdır.
Bu bakış açısına sahip bir insan, kare şeklinde düşünen birine baktığında onun düşüncesini sınırlı görebilir.
Kare de daireye baktığında:
"Sen neden başladığın yere tekrar dönüyorsun?"
diyebilir.
Daire ise:
"Çünkü benim yolum böyle."
cevabını verebilir.
Elipsin Doğrusu
Elips ise daireye benzeyen fakat daireden farklı bir şekildir.
Elipsin de kapalı bir yapısı vardır; ancak daire gibi her yönde aynı değildir.
Bu da başka bir bakış açısını temsil edebilir.
Elips şeklinde düşünen bir insan, dairesel düşünceye benzeyen bazı özellikler taşıyabilir fakat olayları aynı ölçüde değerlendirmez.
Daire:
"Her yönde aynı uzaklık vardır."
derken,
Elips:
"Benzerlik var ama ölçüler aynı değil."
diyebilir.
Dolayısıyla insanlar arasında benzer düşünceler olsa bile, onların hakikati algılama biçimleri aynı olmak zorunda değildir.
Herkesin Doğrusu Kendisine Göre Doğru mudur?
Burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekir:
Bir şeyin bana göre doğru olması ile mutlak anlamda doğru olması aynı şey değildir.
İnsan kendi bakış açısı içerisinde bir düşünceyi doğru kabul edebilir.
Bu, onun açısından gerçekten doğru olabilir.
Fakat insanın kendi doğrusu ile mutlak hakikat aynı şey değildir.
Çünkü insan sınırlıdır.
İnsan her şeyi bilemez.
İnsan olayların tamamını göremez.
İnsan geçmişi, geleceği ve bütün sebepleri kuşatamaz.
Bu nedenle insanın:
"Benim gördüğüm budur."
demesi başka,
"Hakikatin tamamı bundan ibarettir."
demesi başkadır.
Birincisi insanın kendi algısını ifade eder.
İkincisi ise insanın kendi sınırlı bakışını mutlaklaştırmasıdır.
Üçgen, Kare ve Daire Aynı Mıdır?
Hayır.
Üçgen üçgendir.
Kare karedir.
Daire dairedir.
Elips elipstir.
Bunların geometrik özellikleri birbirinden farklıdır.
Fakat burada daha derin bir mesele vardır:
Farklı olmaları, birbirlerinin varlığını inkâr etmelerini gerektirmez.
Üçgen:
"Ben kare değilim."
diyebilir.
Kare:
"Ben daire değilim."
diyebilir.
Daire:
"Ben üçgen değilim."
diyebilir.
Bunların hepsi doğrudur.
Çünkü her biri kendi niteliğini ifade etmektedir.
Fakat üçgenin:
"Ben kare değilim, o hâlde kare yanlıştır."
demesi mantıksal olarak başka bir iddiadır.
Aynı şekilde karenin:
"Ben daire değilim, o hâlde daire yanlıştır."
demesi de doğru bir çıkarım değildir.
Farklılık, yanlışlık anlamına gelmez.
Bakış Açısı ile Hakikat Arasındaki Fark
İnsanların en büyük yanılgılarından biri, kendi bakış açılarını hakikatin tamamı zannetmeleridir.
İnsan bazen bir dağın yalnızca bir tarafını görür ve:
"Dağ budur."
der.
Başka biri dağın diğer tarafındadır ve:
"Hayır, dağ böyle."
der.
İkisi birbirine baktığında birbirini yanlış anlayabilir.
Oysa ikisi de aynı dağın farklı taraflarını görüyor olabilir.
Burada mesele sadece kimin doğru söylediği değildir.
Asıl mesele:
Kimin ne kadarını gördüğüdür.
İnsan bir parçayı görüp bütünü bildiğini zannettiğinde, kendi bakış açısını mutlaklaştırmış olur.
İnsan Neden Kendi Doğrusunu Mutlaklaştırır?
Çünkü insan çoğu zaman kendi tecrübesini merkez kabul eder.
Bir insan bir olay yaşamıştır.
O olaydan bir sonuç çıkarmıştır.
Sonra o sonucu hayatının genel kuralı hâline getirmiştir.
Mesela bir insan bir kişiden kötülük görür ve:
"İnsanlara güvenilmez."
sonucuna ulaşır.
Başka biri ise başka bir insandan büyük bir iyilik görür ve:
"İnsanlar aslında iyidir."
der.
Birinci insanın yaşadığı tecrübe gerçektir.
İkinci insanın yaşadığı tecrübe de gerçektir.
Fakat ikisinin tecrübesi bütün insanlığın tamamını açıklamaya yetmez.
İşte burada bakış açısının sınırı ortaya çıkar.
Hakikat Bir, Algılar Çok Olabilir
Buradan şu önemli sonuca ulaşabiliriz:
Hakikat tek olabilir; fakat insanların hakikati algılama biçimleri çok farklı olabilir.
Güneş birdir.
Fakat güneşe bakan insanların gördüğü şey, bulundukları yere ve şartlara göre farklı olabilir.
Bir insan güneşin doğuşunu görür.
Bir başkası batışını görür.
Bir başkası bulutların arasından görür.
Bir başkası ise güneşli bir günde görür.
Güneş değişmemiştir.
Değişen, insanın bulunduğu konumdur.
Bu nedenle insan kendi gördüğünü küçümsememeli; fakat gördüğünü de bütün hakikat zannetmemelidir.
İnsanın Doğrusu ve Mutlak Hakikat
Tasavvufî düşünce açısından meseleye baktığımızda, insanın bilgisi ve idraki sınırlıdır. Hakikatin mutlak bilgisi ise Allah'a aittir.
Kur'an'da:
"Size ilimden ancak az bir şey verilmiştir."
(İsrâ, 17/85)
buyrulmaktadır.
Bu ayet, insanın bilgisinin sınırlılığı konusunda çok önemli bir ölçü verir.
İnsan ne kadar bilirse bilsin, bilgisi sınırsız değildir.
Bu nedenle insan:
"Benim gördüğüm budur."
diyebilir.
Fakat:
"Benim gördüğümün dışında hakikat yoktur."
demek çok daha büyük bir iddiadır.
Bakış Açılarının Birbirine Tahammülü
İnsanların farklı bakış açılarına sahip olması, birbirleriyle düşman olmalarını gerektirmez.
Üçgen kare olmak zorunda değildir.
Kare daire olmak zorunda değildir.
Daire de elips olmak zorunda değildir.
Fakat hepsi aynı varlık alanında bulunabilir.
İnsanlar da aynı dünyada yaşarken farklı düşünebilirler.
Bir insanın benim gibi düşünmemesi, onun insanlığını ortadan kaldırmaz.
Bir insanın benim gördüğümü görmemesi, onun mutlaka cahil olduğunu göstermez.
Belki o başka bir noktadan bakıyordur.
Belki onun gördüğü şey benim görmediğim bir taraftır.
Bu nedenle hakikati arayan insanın en önemli özelliklerinden biri tevazudur.
Çünkü gerçek anlamda bilen insan, bilmediği şeylerin de olduğunu bilir.
Sonuç: Doğrularımızın Sınırlarını Bilmek
Üçgenin doğrusu üçgendir.
Karenin doğrusu karedir.
Dairenin doğrusu dairedir.
Elipsin doğrusu elipstir.
Hiçbiri diğerinin aynısı değildir.
Fakat bundan:
"Benim doğrum dışındaki her şey yanlıştır."
sonucu çıkmaz.
İnsanın kendi bakış açısı içerisinde doğru gördüğü şey, onun için anlamlı ve tutarlı olabilir. Fakat insan kendi doğrusunun mutlak hakikatin tamamı olup olmadığını da sorgulamalıdır.
Belki benim doğrum üçgen şeklindedir.
Seninki kare şeklindedir.
Bir başkasınınki daire şeklindedir.
Bir diğerininki elips şeklindedir.
Biz birbirimize bakıp:
"Sen benim gibi görmüyorsun."
diyebiliriz.
Fakat daha olgun olan söz şudur:
"Senin baktığın yer benim baktığım yerden farklı. Belki senin gördüğün şeyi ben görmüyorum; benim gördüğüm şeyi de sen görmüyorsun."
Asıl hikmet, insanın kendi şeklini korurken diğer şekillerin de varlığını inkâr etmemesidir.
Çünkü bakış açısı farklı olabilir; fakat hakikat, insanların bakış açılarından daha büyüktür.
İnsan kendi doğrusunu aramalıdır; fakat kendi doğrusunu Allah'ın mutlak hakikati yerine koymamalıdır.
Ve belki de insanın ulaşabileceği en güzel olgunluk şudur:
"Ben gördüğüm kadarıyla doğruyu söylüyorum. Fakat benim gördüğüm, hakikatin tamamı olmayabilir."
İşte bu söz, insanı hem tevazuya, hem hoşgörüye, hem de hakikati daha derin aramaya götürür.
Yazar:
Raşit Tunca
Schrems, 16.08.2026
|
|
|
3D Gif Animasyonlu Türkiye Bayrağı Logosu Resimleri V140820261647P3 |
|
Gönderen: Raşit Tunca - 08-15-2026, 05:53 AM - Forum: Resimler Grafikler Fotoğraflar
- Yanıt Yok
|
 |
3D Gif Animasyonlu Türkiye Bayrağı Logosu Resimleri V140820261647P3
Konunun içindeki Resimler 800px veya 800px den Büyük ise Gif Olmayan Thumbnail Resimdir
Gif Animasyonlu Resimleri Görmek için Resimlerin Üzerine Tıklayın
Yeni Sekmede Açılan Resim Gif Animasyonlu Orjinal Resimdir
Transparan Siyah arka plan için
Transparan Beyaz arka plan için
Etiketler : PNG Resimler,PNG Türkiye Bayrağı,Türkiye Bayrağı,Türk Bayrağı,Türk,TC,Bayrak,TC Bayrak,23Nisan,29 Ekim,30Ağustos,10 Kasım,Mustafa Kemal,Kemal atatürk,Atatürk,Türkiye,Türkiye Cumhuriyeti,PNG Button,Milli,Grafik,Milli grafik,Bayrak Grafik,Bayrak grafikleri,Türkiye Bayrak grafikleri,PNG Türkiye Bayrağı Grafikleri,Grafik Malzemeleri,Grafiker Malzemeleri,Free,Bedava,Bedava Grafik Malzemeleri,Bedava Grafiker Malzemeleri,Türkei Flag,Türkey Flag,Atatürk siluetleri,Png Atatürk siluetleri,Png Mustafa Kemal Atatürk siluetleri, 3D Gif Animasyonlu,Gif Animasyonlu,3D,3D Gif,3D gif Bayrak,
|
|
|
3D Gif Animasyonlu Türkiye Bayrağı Logosu Resimleri V140820261647P2 |
|
Gönderen: Raşit Tunca - 08-15-2026, 05:10 AM - Forum: Resimler Grafikler Fotoğraflar
- Yanıt Yok
|
 |
3D Gif Animasyonlu Türkiye Bayrağı Logosu Resimleri V140820261647P2
Konunun içindeki Resimler 800px veya 800px den Büyük ise Gif Olmayan Thumbnail Resimdir
Gif Animasyonlu Resimleri Görmek için Resimlerin Üzerine Tıklayın
Yeni Sekmede Açılan Resim Gif Animasyonlu Orjinal Resimdir
Transparan Siyah arka plan için
Transparan Beyaz arka plan için
Etiketler : PNG Resimler,PNG Türkiye Bayrağı,Türkiye Bayrağı,Türk Bayrağı,Türk,TC,Bayrak,TC Bayrak,23Nisan,29 Ekim,30Ağustos,10 Kasım,Mustafa Kemal,Kemal atatürk,Atatürk,Türkiye,Türkiye Cumhuriyeti,PNG Button,Milli,Grafik,Milli grafik,Bayrak Grafik,Bayrak grafikleri,Türkiye Bayrak grafikleri,PNG Türkiye Bayrağı Grafikleri,Grafik Malzemeleri,Grafiker Malzemeleri,Free,Bedava,Bedava Grafik Malzemeleri,Bedava Grafiker Malzemeleri,Türkei Flag,Türkey Flag,Atatürk siluetleri,Png Atatürk siluetleri,Png Mustafa Kemal Atatürk siluetleri, 3D Gif Animasyonlu,Gif Animasyonlu,3D,3D Gif,3D gif Bayrak,
|
|
|
3D Gif Animasyonlu Türkiye Bayrağı Logosu Resimleri V140820261647P1 |
|
Gönderen: Raşit Tunca - 08-15-2026, 05:09 AM - Forum: Resimler Grafikler Fotoğraflar
- Yanıt Yok
|
 |
3D Gif Animasyonlu Türkiye Bayrağı Logosu Resimleri V140820261647P1
Konunun içindeki Resimler 800px veya 800px den Büyük ise Gif Olmayan Thumbnail Resimdir
Gif Animasyonlu Resimleri Görmek için Resimlerin Üzerine Tıklayın
Yeni Sekmede Açılan Resim Gif Animasyonlu Orjinal Resimdir
Transparan Siyah arka plan için
Transparan Beyaz arka plan için
Etiketler : PNG Resimler,PNG Türkiye Bayrağı,Türkiye Bayrağı,Türk Bayrağı,Türk,TC,Bayrak,TC Bayrak,23Nisan,29 Ekim,30Ağustos,10 Kasım,Mustafa Kemal,Kemal atatürk,Atatürk,Türkiye,Türkiye Cumhuriyeti,PNG Button,Milli,Grafik,Milli grafik,Bayrak Grafik,Bayrak grafikleri,Türkiye Bayrak grafikleri,PNG Türkiye Bayrağı Grafikleri,Grafik Malzemeleri,Grafiker Malzemeleri,Free,Bedava,Bedava Grafik Malzemeleri,Bedava Grafiker Malzemeleri,Türkei Flag,Türkey Flag,Atatürk siluetleri,Png Atatürk siluetleri,Png Mustafa Kemal Atatürk siluetleri, 3D Gif Animasyonlu,Gif Animasyonlu,3D,3D Gif,3D gif Bayrak,
|
|
|
Elesium Projesi Nedir Pro -1 |
|
Gönderen: Raşit Tunca - 08-13-2026, 10:31 PM - Forum: Raşit Tunca Makaleleri
- Yanıt Yok
|
 |
Elesium Projesi Nedir Pro -1
Aynen insanlari Sanal alem Matrixe Kuyma Projesi gibi, bu da bir proje, ve şeytanın oyunu. Hani çocuk kandırırsın ya, çocuk yanlışlıkla iyi bir şeyi eline aldıysa, ve düşürüp kırma gibi bir durum varsa, ona, onun sevdiği çikolata, şeker, lokum, bebek gibi bişey gösterirsin de, "onu ver, bak sana bunu veren" diye kandırıp, iyi ve orjinal değerli olanı elinden alırsın ya. insanoğlunu eneyi sanan şeytan, dünyanızı elinizden alan ve, yalancı cennet veren size diyor, ve cennet icad ediyor, elinde cennet ve birde cehennemi olacak olan kim idi, tabiki hadislerde bildirilen Deccal. Deccal ve şeytan takımının projesi bu da, en değerli hazinemiz, Dünya'mızı yıkıp yumuyorlar, açlık ve felakete sürüklüyorlar, ve bizi Elesium Projesi olan uzaydaki cennete kaçmaya zorluyacaklar.... ve halimiz ortada, savaşlar, armegedon, falan filen, kıtlık, enerji sorunu bilmem ne.....
Hadiste Peygamberimiz, Deccal’in yalancı cennet ve cehenneminin olduğunu açıkça belirtmiştir.
Müslim, Ahmed b. Hanbel ve İbn Mace’nin rivayet ettiği bir hadiste mealen şu ifadelere yer verilmiştir:
"Deccal’ın beraberinde bir cennet ve bir cehennem vardır. Onun cehennemi bir cennet, cenneti de bir cehennemdir.”
(Müslim, Fiten, 104,109; İbn Hanbel, 5/383; İbn Mâce, Fiten, 33/ 4071)
Diğer bazı rivayetlerde Deccal’le birlikte olan “su ile ateş” karşılaştırılması yapılmıştır.
(bk. Buharî, Enbiya, 50, Fiten, 26; Müslim, Fiten, 106;107; 108)
Rib’î İbni Hırâş şöyle dedi:
Ebû Mes’ûd el-Ensârî ile birlikte Huzeyfe İbni Yemân’ın yanına gittim. Ebû Mes’ûd ona:
- Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den deccâl hakkında duyduklarını söyle, dedi. Huzeyfe de şunları söyledi:
- “Deccâl, yanında bir su ve bir de ateş olduğu halde ortaya çıkacak. Bazılarının onun yanında gördüğü su gerçekte su olmayıp yakıcı ateştir. Bazılarının onun yanında gördüğü ateş de gerçekte ateş olmayıp soğuk, tatlı bir sudur. Sizden deccâle kim yetişirse, ateş olarak gördüğü tarafta bulunsun. Zira o, tatlı, içimi güzel bir sudur.”
Ebû Mes’ûd el-Ensârî, Huzeyfe’nin böyle söylediğini ben de duydum, dedi.
(Buhârî, Enbiyâ 50, Fiten 26; Müslim, Fiten 105, 108)
Demek ki, hadislerde “Deccal’in cennet ve cehennemi olduğu” reddedilemez bir gerçektir.
ve ilginç olan br keşfimde Alman ve Avusturyalılar isa ve Meryem öldü demezler de meryem annemizin öldüğü günü anarlar ve o güne "Maria Himmelfahrt" derler yani "meryem cennete gitti veya uçtu" derler. Aslında kelime olaraktan ise "Himmel" Gökyüzü veya Sema demektir, ve bu ilesium da yukarda semada bir yerde, ve duada amin derkende eller semaya kalkar, yani sema ve ilesium yani cennet himmel yani hangisi doğru hangisi yanlış insan birde şüphe ediyor yani cennette buradaysa ve semdaysa ve ilesium da semada ki proje ve "tavşana kaç, tazıya tut" oldu yine, yapın yapın belkide cennet orada olcakdır, ha ha ha, Dünya helak olacaksa belkide "Kurtuluş (istikbal) Göklerde dir" Mustafa Kemal Atatürk'ün dediği gibi,.......
Kar©glan Makaleleri
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 04 Ağustos 2022 Perşembe
Original Kar©glan
|
|
|
Başsız Süvari ve Peçeli Sultan Seyyid Ahmed El Bedevi |
|
Gönderen: Raşit Tunca - 08-13-2026, 10:29 PM - Forum: Raşit Tunca Makaleleri
- Yanıt Yok
|
 |
Başsız Süvari (The Legend of Sleepy Hollow)
Başsız Süvari (The Legend of Sleepy Hollow), Amerikalı yazar Washington Irving’in 1820 tarihli kısa öyküsüdür. İlk olarak The Sketch Book of Geoffrey Crayon, Gent başlıklı kısa öykü ve denemelerden oluşan bir kitapta yayımlanan öykü, Amerikan kurgusunun ilk kalıcı eserlerinden biridir. New York’taki bir Amerikan köyünde bir Başsız Süvari efsanelerine ve aynı kadınla ilgilenen iki çok farklı ve kusurlu erkek arasındaki çatışmaya odaklanan tema ve karakterlerinin çoğu, Amerikan’ın ikonik parçaları haline geldi. Romantik rekabet temalarını, doğaüstü olanları ve Amerikan sömürge sonrası yaşamının ayrıntılarını keşfederek, bugün hala okullarda sürekli olarak öğretilmekte ve orijinal yayınından bu yana basılmaya devam etmektedir. Diğer ortamlar için birçok kez uyarlanmıştır. En ünlü uyarlamaları, “The Adventures of Ichabod and Mr. Toad” olan Disney çizgi filmi ve her ikisi de “Sleepy Hollow” başlıklı bir Tim Burton / Johnny Depp korku filmi ve bir FOX TV dizisidir.
Hikayenin Özeti
Başsız Süvari (The Legend of Sleepy Hollow), 1790’da günümüz Tarrytown yakınlarındaki Sleepy Hollow adlı küçük bir kasabada başlıyor. Kasabanın perili olduğuna inanılıyor. Kimine göre Hollanda Yerleşimi günlerindeki bir cadı tarafından lanetlenmiş kimine göreyse eski bir Kızılderili şefinin büyüsü nedeniyle perilidir. Kasabadaki en korkulan ruh, efsanevi Başsız Süvari, sözüm ona Devrim Savaşı sırasında kafasını top güllesiyle kaybeden ve kafasını aramak için kasabayı dolaşan bir Hessian paralı askerinin hayaletidir.
Hikayenin kahramanı, Connecticut’tan kasabaya kısa süre önce gelen, batıl inançlara eğilimli, uzun boylu, zayıf bir okul müdürü olan Ichabod Crane’dir. Kasabanın en zengin adamının 18 yaşındaki kızı Katrina Van Tassel’e aşıktır. Kızın güzelliğinden etkileniyordur ama aynı zamanda onunla evlenmeyi aile servetini ele geçirmek için bir şans olarak da görüyordur. Kasabanın gücünden dolayı sevdiği, kabadayı bir ayyaş olan Abraham “Brom Bones” Van Brunt ise Katrina konusunda ona rakiptir. İkisi hızla düşman olur ve Brom Bones, rakibini korkutmak için Ichabod’a kötü niyetli şakalar yapar.
Başsız Süvari
Van Tassel’in evindeki bir hasat partisinde rekabet doruk noktasına ulaşır. Ichabod partiye katılır, payından fazlasını yemekle ve Katrina’yı etkilemeye çalışmakla meşguldür. Brom Bones ise, yerlilerin de dahil olduğu hayalet hikayeleri anlatarak partiyi büyülüyordur. Başsız Süvari’nin hikayesi, hikayelerin merkezidir ve Ichabod hikayeden etkilenir. Ichabod’un Katrina’ya evlenme teklif etme girişimi başarısızlıkla sonuçlanınca, evine dönmek için sıkıntıyla atına atlar ve ormana gider. Eve kadar giderken, eğlence düşkünleri tarafından perili olarak listelenmiş birçok yerleşim yerinin önünden geçmesi gerekiyordur. Etrafını saran şeylerden giderek daha fazla korkar. Ancak, karanlık bir bataklıkta bir kesişme noktasına varana kadar aslında korkulacak hiçbir şey görmemiştir.
Başsız Süvari İle Karşılaşma
Kesişimde, doğal olmayan bir şekilde büyük görünen, pelerinli gizemli bir süvari onu beklemektedir. Ichabod, sürücünün kafasının omuzlarında olmadığını görünce dehşete kapılır. Bunun yerine Süvari kafasını onu eyerinde taşıyordur. Başsız Süvari kendisini kovalarken Ichabod paniğe kapılır. Ichabod, bir mezarlığın yanındaki köprüye doğru ilerler ve Başsız Süvari’nin bir alev ve kükürt parıltısı içinde ortadan kaybolduğunu görür. Ichabod atını ileri doğru iter. Süvari’nin aniden köprüden atlayıp, atını şahlandırdığını ve kesik kafasını doğrudan kendisine fırlattığını görür.
Başsız Süvari
O günden sonra, Ichabod Crane, Sleepy Hollow’da bir daha asla görülmez. Gizemli yok oluşundan sonra Katrina, Ichabod’un ortadan kayboluşu hakkında bir şeyler biliyormuş gibi görünen Brom Bones’un teklifini kabul eder. Ichabod’dan geriye kalanlar atı, eyeri, şapkası ve gizemli bir parçalanmış balkabağıdır. Başsız Süvari kimdi? Brom Bones, iriyarı cüssesini Başsız süvarinin kılığına girmek için mi kulanmıştı? Böylece Ichabod’u kasabadan kaçırmak için korkutmuş ve kopmuş başı da bir balkabağı mı temsil ediyordu? Yoksa Ichabod Crane karanlık ve doğaüstü bir şey tarafından mı kaçırıldı? Cevap hiçbir zaman bulunamadı, bazıları başka bir şehre kaçtığını ve zengin bir dul kadınla evlendiğini söylerken, diğerleri Başsız Süvari’nin onu ele geçirdiğinde ısrar ediyor.
Kişilik analizi
Ichabod Crane
Hikayenin ana karakteri. Ichabod, Connecticut’tan yeni gelen Sleepy Hollow’un okul müdürü ve şan öğretmenidir. Çok uzun ve zayıf, büyük iştah ve açgözlü bir kişiliğe sahiptir. Van Tassel çiftliğindeki partiye gitmek için iş gününü erken bitirmekten çekinmez. Bununla birlikte, çoğunlukla öğrencilerine karşı naziktir ve sopayı yalnızca daha zor olanları disipline etmek için kullanır. Ichabod, batıl inançlardan ve hayalet hikayelerinden çok hoşlanır ve onu korkutsa da Kasaba halkıyla Başsız Süvari masalı hakkında konuşmayı sever. Ichabod, Katrina ile çoğunlukla parası yüzünden evlenmeye karar verir ve böylece açgözlülüğünü gösterir. Ama aynı zamanda onu seviyor gibi görünüyor. O mükemmel bir dansçı, bilgin ve kasabanın en zeki adamlarından biridir.
Katrina Van Tassel
Katrina zengin bir çiftçinin kızı ve şehirdeki pek çok uygun erkek tarafından aranan inanılmaz derecede güzel bir genç kadındır. Katrina erkeklerin ilgisini çekmekten çok hoşlanır. Sonunda Brom Van Brunt kocası olur. Bununla birlikte, Ichabod onu kandırmaya çalışır ve sonunda başarısız olur.
Brom Van Brunt
Ichabod’un aşk rakibidir. Kasabada kahramanca doğasıyla tanınan ve çok güçlü olan uzun boylu, yakışıklı bir adamdır. Kasaba ona Brom Bones takma adını verir. O özellikle yetenekli bir at binicisi ve yaramaz ama sonuçta iyi bir insandır. Başsız Süvari’nin aslında kılık değiştirmiş Brom olduğu ima ediliyor.
Baltus Van Tassel
Katrina’nın babasıdır. İşinde başarılı olan zengin bir çiftçidir. Baltus, belki biraz saf da olsa, çiftliğinden memnundur. Katrina’yı belki de yapması gerektiği kadar yakından izlemiyordur.
###############
Peçeli Sultan Seyyid Ahmed El Bedevi Kimdir?
Evliyanın büyüklerindendir. İsmi Ahmed olup babasının adı Ali’dir. Nesebi Peygamber efendimize ulaşır. Künyesi Ebü’l-Fityan ve Ebü’l-Abbas, lakabı ise Şihabüddîn’dir. Seyyid-i Bedevî diye tanınır. Annesinin ismi Fatma binti Muhammed’dir. 1200 (H.596)’de Fas’ta doğdu. Ahmed Bedevi hazretleri altı yaşlarında iken babasına rüyâsında; “Yâ Ali! Bu beldeleri bırak. Mekke’ye taşın, orada yaşa. Bunda birçok hikmetler vardır.” dendi. Bu mânevî işâret üzerine âilesi ile birlikte 1206 senesinde Fas’tan yola çıktı. Dört sene süren uzun yolculuk sırasında yolda herkesten, yardım, hürmet ve ikrâm gördüler. Mekke’ye yerleştikten bir müddet sonra babası vefat etti ve Bab-ı Mualla’ya defnedildi.
Ahmed Bedevî hazretleri küçük yaşta ilim tahsîline başladı. Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Önceleri, çok cesûr, atılgan bir mîzâca sahipti. Çok iyi ata binerdi. Kendisine ezâ eden olursa onlara karşılık verirdi. Bunun için Attâb diye tanındı.
Bir gün Kabe-i muazzamanın kenârında bir yerde uyuduğu sırada rüyâsında gizliden bir ses Ahmed-i Bedevî’ye; “Uykudan uyan! Allahü teâlânın bir olduğunu zikret.” diyordu. Kalkıp abdest aldı. İki rekat namaz kılıp, Allahü teâlâyı zikretti. Sonra tekrar yatıp uyudu. Rüyâsında önceki sesi tekrar duydu. Ona; “Kalk Allahü teâlânın bir olduğunu zikret, uyuma! Yüksek derecelere kavuşmak isteyen uyuyamaz!Ne bir şey yiyebilir, ne de bir şey içebilir. Dâimâ, oruç tutmak ve geceleyin herkes uykuda iken namaz kılmak sûretiyle nefsinle mücâdele et. Kalk böyle yap! Sana, yüksek haller ve dereceler verilecek.” diyordu. Rüyânın tesiriyle uyanan Ahmed-i Bedevî, hemen rüyâsını yaş, ilim ve derece bakımından yüksek olan ağabeyine anlattı. O da; “Sırrını gizli tut! Söylenilenlere uygun yaşa!” dedi. Ahmed-i Bedevî bu nasihatlere uyarak, gayret gösterdi, Allahü teâlânın izni ve ihsânı ile nice güzel hâl ve yüksek derecelere kavuştu.
Ahmed-i Bedevî kendisini ilme ve ibâdete verdi. İnsanlarla alâkasını azalttı ve konuşmayı terk etti. Bir şey söylemesi îcâb edince bunu işâretle anlatırdı. Üst üste gördüğü rüyâ üzerine Irak’a gitti. Orada; Ahmed Rıfâî, Abdülkâdir-i Geylânî, Hallâc-ı Mansûr, Sırrî-yi Sekatî, Ma’rûf-i Kerhî, Cüneyd-i Bağdâdî gibi evliyânın kabirlerini ziyaret etti. 1236 senesinde, rüyâsında Mısır’ın Tanta şehrine gitmesi işâret olundu ve yola çıktı. Kahire’ye geldiğinde Mısır sultânı, onu, askeri ile birlikte karşıladı ve husûsî misafirhânesinde ağırladı. Kendisine çok hürmet etti. Sonradan o da talebelerinden oldu.
Bu sırada Mısır’ın Tanta şehrinde bulunan bir çok âlim ve evliyâ arasında en meşhûrlarından olan HasanSaîg ve Seyyid Sâlim Magribî hazretleri, Seyyid Ahmed-i Bedevî’nin Tanta şehrine teşrif edeceğini ve yolda olduğunu haber alınca, Tanta’dan ayrılıp başka bir beldeye yerleştiler. Sebebi suâl edildiğinde; “Kasabanın asıl sâhibi geliyor. Onun bulunduğu yerde bulunmak bize yakışmaz. Bizim yapacağımız olsa olsa ona talebe olmaktır. Ona yakın bulunmakla, ona karşı edepte ve hizmette kusûr etmekten korkuyoruz.” dediler.
Ahmed-i Bedevî hazretleri, zamanla herkes tarafından tanındı. Her tarafta meşhûr oldu. Hak âşıkları her taraftan yanına koşarak, huzûru ve sohbeti ile şereflenmek için can atarlardı. Tanınan, büyük bilinen âlimler bile gelip kendisine talebe oldular.
Ahmed-i Bedevî devamlı zikir ve murâkabe hâlindeydi. Her an Allahü teâlâyı düşünür, bir an hatırından çıkarmazdı. Hiç evlenmedi. Evlenmesini teklif edenlere; “Beni kendi hâlime bırakınız. Cennet hûrîlerinden başka biri ile evlenmemeye azmettim.” derdi. Dünyâ malının, onun kalbinde yeri yoktu. Üzerine giydiği elbise ve başına sardığı sarık, eskiyip kullanılmayacak hâle gelmedikçe yenisini almazdı. Devamlı oruç tutardı. İftâr ve sahurda birer zeytin ile nefsini körlettiği ve buna kırk gün devâm ettiği rivâyet edilir.
Uzun boylu, buğday benizli, kolları uzun, bacakları etli, pazuları iri olup, gâyet heybetli idi. Sağ yanağında bir ve sol yanağında iki beni vardı. Burnunun orta yeri bir parça yüksek olup, iki yanında birer tâne ben vardı. Yüzü büyükçe ve gözleri sürmeliydi.
Seyyid Ahmed-i Bedevî her an Allahü teâlâyı düşünür, O’nun muhabbetinin ve heybetinin tesiri ile kendinden geçmiş olarak gözlerini semâya diker, gece gündüz öyle kalırdı. Kırk gün ve daha ziyâde bir şey yiyip içmez ve uyumazdı. Gözlerinin karası, bir ateş koru halindeydi.
Bir gün Ahmed-i Bedevî’nin gözlerinde bir şişkinlik hâsıl oldu. Tedâvi için oradaki bir çocuktan yumurta istedi. Çocuk; “Elinizdeki yeşil değneği verir misiniz?” deyince, Seyyid Ahmed-i Bedevî de verdi. Çocuk, annesine giderek; “Dışarıda bir kimse var, gözü ağrıyor, tedâvi için benden bir yumurta istedi ve bu değneği verdi.” dedi. Annesi; “Şimdi, evimizde yumurta yoktur.” dedi. Çocuk gidip durumu Ahmed-i Bedevî’ye bildirdi. O da; “Git, falan yerde vardır.” buyurdu. Çocuk oraya gidince, orasını yumurta ile dolu buldu. İçinden bir tek yumurta alıp getirdi. Çocuk o günden sonra Ahmed-i Bedevî’ye talebe oldu. Yanından ayrılmadı ve büyük evliyâdan oldu. Bu zât Abdül’âl idi.
Annesi, Abdül’âl’i yeni doğduğu bir sırada kundağa sarılı olarak, boğaların yemliğine bırakmıştı. O sırada içeri giren bir boğa, alışkın olduğu yemlikte yiyebileceği bir şeyler ararken, boynuzu, Abdül’âl’in kundak bağına takıldı. Boğanın boynuzuna asılı olarak sallanan çocuğun düşmesi ve ölmesi an meselesiydi. İnsanlar heyecanla, boğanın etrâfında toplandıkça boğa daha da hırçınlaşıyor, yanına kimseyi yanaştırmıyordu. Tam o anda, gâipten bir el uzanıp çocuğu aldı. İnsanlar rahatladılar. Fakat çocuğu kurtaran eli tanıyamadılar.
Aradan seneler geçip, Ahmed-i Bedevî hazretleri Mısır’a gelince ve Abdül’âl kendisine talebe olup yanından ayrılmayınca, Abdül’âl’in annesi, Seyyid hazretlerine sitem eder oldu. Ahmed-i Bedevî hazretleri, ona haber gönderip; “Küçükken boğanın boynuzundan almakla, dünyâ hayâtının devâmına vesîle olduğumuz için sevinmişti. Şimdi de, âhirette kurtulması için gayret ediyoruz. Niye üzülüyor ki? Sevinse daha iyi ederdi.” dedi. Kadın bu haberi alınca, çocuğunu kurtaran elin sâhibinin o olduğunu anladı. Bundan sonra kendisi de, Seyyid hazretlerine çok muhabbet etti.
Ahmed-i Bedevî talebelerinden Abdül’âl’e ve Abdülmecîd’e bilhassa alâka ve ihtimâm gösterirdi. Bunlardan Abdülmecîd birgün dayanamayıp hocasının yüzünü görmek istedi ve mübârek yüzünü hiç göremediğini, görmemeye dayanamadığını, bu sebeple yüzünden örtüsünü açmasını taleb etti. Seyyid de; “Ey Abdülmecîd! Beni görmeye dayanamazsın. Senin, benim gözlerime bir bakman canına mâl olur. Bir bakış, bir can mukâbilindedir.” buyurdu. O da; “Ey efendim! Yeter ki mübârek yüzünüzü göreyim de, ölürsem öleyim. Zararı yok. Çünkü artık dayanamıyorum.” dedi. Bunun üzerine Seyyid hazretleri örtüsünü kaldırdı. Abdülmecîd, Ahmed-i Bedevî’nin cemâlini görür görmez yere düştü. Rûhunu teslim etti. Sâlih Abdül’âl ise, hocasının vefâtına kadar yaşadı ve hocasının vekîli olup talebelere feyz vermek ve onları yetiştirmek vazîfesini aldı.
Seyyid Ahmed-i Bedevî hazretleri, talebelerini teveccühle terbiye eder ve konuşmazdı. Halîfesi Abdül’âl, dışarıdan, câhil, mânevî terbiyeden mahrûm, gâfil bir kimseyi Seyyidin huzûruna getirince, Seyyid hazretleri hemen bir kerre nazar buyurmakla, o kimse, mânevî hâller ve yüksek dereceler ile dolmuş olurdu. Sonra Seyyid Bedevî Abdül’âl’e; “Söyle, o kimse falan beldede sakin olup yerleşsin! Oradaki insanlara faydalı olsun!” buyururdu. Onun, talebeleri terbiye etmesi, yetiştirmesi, bu şekilde idi. Bir bakışla, uzun yıllar zahmet ve meşakkat çekmekle elde edilen derecelere bir anda yükseltirdi.
Ahmed-i Bedevî, umûmiyetle evinin damında bulunur, orada ibâdet ve tâatle meşgûl olurdu. Bunun için ona talebe olanlara “Sütûhî” veya “Eshâb-ı sath” denirdi. Bu sebeple Seyyid Ahmed-i Bedevî, Seyyid Ahmed-i Sütûhî diye de tanındı.
Bir adam omuzunda süt dolu kap ile Ahmed-i Bedevî hazretlerinin yanından geçerken, Ahmed-i Bedevî, parmağı ile kabı işâret eder etmez, kap yere düşüp süt tamâmen döküldü. Bu hâle canı sıkılan adam, yere dökülen süte bakınca, içinde şişmiş bir yılan gördü. Bu hâli farkedince çok sevindi. Çünkü, kendisi ve çocukları, muhakkak bir ölümden kurtulmuşlardı. Bu lütfundan dolayı Allahü teâlâya hamd ve Ahmed-i Bedevî hazretlerine teşekkür etti.
Ahmed-i Bedevî hazretlerini sevenlerden Şeyh Rekîn isminde bir zât vardı. Seyyid Bedevî bir gün bu zâtı yanına çağırıp kendisine; “Ey Rekîn! Bana ileride büyük bir kıtlık olacağı ilhâm olundu. Bunun için sen, bol mikdârda buğday alıp muhafaza et! Kıtlık zamânında insanlar senin biriktireceğin buğdaydan pekçok istifâde ederler. Buğday temin edebilmek için uzak memleketlere gitmek zahmetinden kurtulmuş olurlar. O zaman sen, elinde bulunan buğdayı insanlardan ihtiyâcı olanlara, Resûlullah’ın hürmeti için ikrâm ve ihsân olmak üzere çok ucuz fiyata sat!” buyurdu. O da; “Peki efendim.” diyerek hocasının elini öptü ve oradan ayrıldı. O sıralarda buğday gâyet ucuz ve her tarafta bol miktârda mevcuttu. Elinde bulunan bütün parasını buğdaya yatırdı. Daha da ileri giderek âile ve akrabâsından izin alıp ellerinde bulunan zînet eşyâları ile de buğday satın aldı. Biriktirdiği bol mikdârdaki buğdayı mahzenlerde muhafaza etti.
Bu sırada, o bölgenin vâlisi Tanta’ya gelmişti. Bir yere çadırını kurup yerleşti. Atları için yem istedi. Rekîn’den başkasında da buğday yoktu. Vâlinin adamlarının gelerek, kendisinden buğday isteyeceklerinden korkup, Ahmed-i Bedevî hazretlerinin yanına gitti ve durumu kendisine arzetti. O da, hiç üzülüp endişe etmemesini, kendisinden buğday istedikleri zaman kamh-ı zerî (buğday tâneleri, kırıntıları) bulunduğunu, başka bir şey bulunmadığını söylemesini tenbih etti.Nihayet vâlinin adamları gelip, kendisinden buğday istediler. O da anbarında, kamh-ı zerî’den başka birşey bulunmadığını bildirdi. Adamlar anbarın anahtarını alıp anbara girdiklerinde, hakîkaten, kamh-ı zerî denen kırıntılardan başka bir şey göremediler. Dönüp gittiler ve Rekîn’e de herhangi bir zarar yapmadılar. O da gidip bu durumu Ahmed-i Bedevî’ye arzedince; “Sana bir zarar yapamadıkları için Allahü teâlâya şükret, yalnız O’na hamd-ü senâda bulun.” buyurdu.
Bir zaman sonra, buğday fiyatları son derece pahalandı ve yakın yerlerde bulunamaz oldu. İnsanlar, ihtiyaçları olan buğdayı bulabilmek için uzak memleketlere gitmek ve çok yüksek fiyat ödemek mecbûriyetinde kaldılar. Rekîn, Ahmed-i Bedevî’ye gelerek bu durumu arzetti. O da; “Elindeki buğdayı insanlara sat! Fakat onlara karşı müsâmahalı davran, ucuza sat! Allahü teâlâ katında bunun sevâbı pek fazladır.” buyurdu. Rekîn mahzenlerini açtı. Çok ucuz fiyattan buğday satmaya başladı. Fiyatı çok düşük tutmasına rağmen çok fazla kâr etti. Yakınlarından aldığı zînet eşyâlarını fazlasıyla kendilerine iâde etti. Âilesine, gerdanlık, çeşitli ve güzel elbiseler ve zînet eşyâları aldı. Fakirlere, muhtaçlara pekçok ikrâmlarda bulundu. Herkes kendisine yaptıkları sebebiyle çok duâ etti. Bundan sonra hacca ve Resûlullah efendimizin kabr-i şerîfini ziyâret etmeye niyet etti. Bu niyetini Seyyid-i Bedevî hazretlerine arz edince, izin verdi. Hazret-i Rekîn, yol hazırlıklarına başladı. Hazırlıklarını tamamlayıp, yola çıkacağı zaman, Ahmed-i Bedevî’nin huzûruna vardı. Ahmed-i Bedevî; “Allahü tealâya tevekkül ederek yola çık!” buyurdu. Rekîn orada, Ahmed-i Bedevî’ye ait olan ve kullanılmayan bir aba gördü. Bereketlenmek için yanında bulundurmak niyetiyle bu abayı hocasından istedi. O da abayı verebileceğini fakat yolda kaybedip, bunun için de çok üzüleceğinden endişe ettiğini bildirdi. Fakat Rekîn, o anda bu inceliği anlayamayıp, abayı yanında bulundurmak arzusunda olduğunu söyledi ve nihâyet abayı alarak yola çıktı.
Hac vazîfesini îfâ edip geri dönerken, Akabe denilen yerde, abayı hatırladı. Eşyâları arasında aradı koyduğu yerde yoktu. Ararken abayı develerin ayaklarının altında, necâsete bulaşmış olarak gördü. Hemen alarak, güzelce yıkadı ve kuruması için bir yere serdi. Başka ihtiyaçları ile meşgûl olurken, abayı kaybetti. Ne kadar aradı ise, abadan hiçbir haber alamadı. Üzüntü içinde, Mısır’a Ahmed-i Bedevî hazretlerinin bulunduğu beldeye geldi. Kaybettiği abadan daha güzel ve daha pahalı bir aba satın alıp, bunu hocasının yanına götürdü. Bir de ne görsün. Yolda kaybettiği aba, hocasının odasında duruyordu. Hayretler içinde abaya bakarken, Seyyid Bedevî, kendisine; “Ey Rekîn! Teaccüp etme! Sen onu yıkayıp serdikten sonra, ben, onun kaybolmasında endişe edip aldım ve buradaki yerine koydum.” buyurdu.
Ekseri büyük âlimlere olduğu gibi, bu büyük zâta da karşı çıkanlar, büyüklüğünü inkâr edenler oldu. Fakat, hepsi başlarına gelen çeşitli belâlar ve sıkıntılar sebebiyle cezâlarını gördü. Bunlardan çoğu hatâlarını anlayıp, tövbe ederek talebelerinden oldular. Meselâ, Vech-ül-kamer adında bir kimse vardı. Seyyid hazretlerinin herkes tarafından çok sevildiğini çekemezdi. Dil uzatırdı. Az bir zaman sonra suçlu bulunup îdâm edildi.
Şâfiî mezhebinin büyük âlimlerinden ve Seyyid Ahmed-i Bedevî’nin zamânında yaşamış olan İbn-üd-Dakîk, Abdülazîz Dîrînî’ye haber gönderip; “İnsanlar, Seyyid Ahmed-i Bedevî ile çok meşgûl oluyorlar ve onu çok seviyorlar. Ona şu meseleleri sor! Eğer bilebilirse, tam bir velî olduğunu anlarız.” dedi. Abdülazîz Dîrînî de, Ahmed-i Bedevî’ye o suâlleri sordu. O da; “Bu suâllerin cevâbı Kitâb-üş-Şecere’de vardır ve şöyle şöyledir.” buyurup, hepsinin cevâbını tek tek verdi. Kitaba baktıklarında söylediklerinin aynen olduğunu gördüler. Bundan sonraİbn-üd-Dakîk’in ve Abdülazîz Dîrînî’nin Seyyid hazretleri hakkında şüpheleri kalmadı. Muhabbetleri çok arttı. Kendilerine, Ahmed-i Bedevî hazretlerinden suâl edildiğinde, diğer âlimler gibi bunlar da; “Seyyid Ahmed-i Bedevî, sâhili görülmeyen bir hakîkat ve irfan denizidir.” derlerdi.
Mısır’da Kâdı’l-kudat olan Takıyyüddîn isminde bir zât vardı. Ahmed-i Bedevî hazretlerinin büyük bir velî olduğunu biliyordu. Fakat, buna Seyyid hazretleri hakkında uygunsuz sözler söylemişlerdi. Bu da yakından ve iyice anlamak için Seyyid hazretlerinin yanına geldi. Sohbet esnâsında bir ara Seyyid hazretlerine; “Sizin hakkınızda bana, uygun olmayan haberler geldi. Cemâate gelmediğiniz, hattâ namazı kılmadığınız oluyormuş. Bu, Resûlullah efendimizin sünnetine aykırıdır ve bu hâl, sâlihlerin hâli değildir.” dedi. Buna üzülen Ahmed-i Bedevî; “Sus! Yoksa uçarsın.” deyip, Takıyyüddîn’e sert bir nazarla baktı. Nazarın şiddeti ile kendinden geçenTakıyyüddîn bir anda kendisini uçsuz bucaksız bir sahrâda buldu. Kendi kendisini çok ayıplayarak ve kendi kendine çok kızarak; “Hey ahmak ve aptal kişi! Allahü teâlânın dostlarında, evliyâsında kusur ve kabahat aramak senin ne haddine! Bu ıssız sahrâda kimsenin bulunmadığı bu yerde senin hâlin ne olacak?” diyordu. Ağlayarak, sızlayarak, Allahü teâlânın rahmet ve magfiretine sığınarak “Lâ havle..” okuyordu.
Bu sırada çok uzaklardan bir kimse göründü. Gâyet heybetliydi. Takıyyüddîn, bu ıssız sahrâda bir insan ile karşılaşmanın sevinciyle ve kendisine yardımcı olur ümidiyle, o kimsenin yaklaşmasını heyecânla bekledi. Gelen kimse yaklaşınca, koşarak ellerine sarıldı ve ağlayarak kendisine yardımcı olmasını istedi. O heybetli kimse; “Söyle bakalım. Derdin nedir?” dedi.Seyyid Ahmed-i Bedevî ile arasında olan hâdiseyi anlatınca, gelen kimse çok hayret etti ve; “Hakîkaten sen, tehlikeli bir iş yapmışsın ve çok tehlikeli bir hâle düşmüşsün. Sen buranın Mısır’a olan uzaklığı ne kadardır, bilir misin?” dedi. Takıyyüddîn; “Ben buraları hiç tanımıyorum. Mısır’dan ne kadar uzakta olduğunu da bilemiyorum.” deyince, gelen kimse; “Mısır ile buranın arası altmış günlük mesâfedir.” dedi. Bunun üzerine Takıyyüddîn’in çâresizliği ve korkusu daha da arttı. Kendi kendine; “Allahü teâlânın rızâsı için beni bu müşkül durumdan kurtaracak birisi yok mudur?” diye söylendi. Buralarda ölüp gideceğini düşünerek; “İnnâlillah…” okuyordu. Sonra yine o heybetli zâta yalvararak; “Allahü teâlânın rahmeti ve bereketi senin üzerine olsun. Sen bana yardımcı olamaz mısın?” dedi. O da; “Hiç korkma! İnşâallah selâmete erersin.” dedi ve eliyle işâret ederek çok uzaklarda görülen bir kubbeyi gösterdi. “O kubbeyi görebiliyor musun?” dedi. Takıyyüddîn; “Evet.” deyince, o kimse; “İşte, senin kendisine uygunsuz sözler söylediğin Seyyid Ahmed-i Bedevî hazretleri, ikindi namazını cemâatla orada kılar. Sen şimdi, haline tövbe istigfâr ederek oraya git! İkindi namazı vaktine yetiş. Orada cemâatle namazını kıl! Namazdan sonra Seyyid hazretlerinin elini öp, özür dile! O, inşâallah seni affeder ve Allahü teâlânın izni ile seni memleketine ulaştırır.” dedi.
Takıyyüddîn, bu zâta teşekkür ederek ayrıldı ve süratle o kubbenin bulunduğu yere gitti. Oraya varınca çok güzel bir câmi olduğunu gördü. İkindi namazı vakti olmak üzere idi. Abdest aldı. İçeriye girip oturdu. Biraz sonra hiç tanımadığı garib kimseler câmide toplanmaya başladı. Nihayet Seyyid hazretleri de geldi. Oradaki cemâate imâm oldu. İkindi namazını kıldılar. Namazdan sonra, Seyyid hazretlerinin eline sarılıp, özür dilemeye hazırlanırken Ahmed-i Bedevî; “Hızır aleyhisselâmın yardımı, yol göstermesi olmasaydı çok zor durumda kalmıştın değil mi?” buyurdu.
Bu kerâmet karşısında eski hâline daha çok pişmân olan ve kendi kendine daha çok kızanTakıyyüddîn; “Efendim! Ben hâlime tövbe ettim. Sizden çok özür diliyorum. Özrümü kabûl ediniz ve beni affediniz!” dedi. Seyyid hazretleri özrünü kabûl etti, sırtını sıvazladı. “Bir daha böyle düşünceleri kalbine getirme! Şimdi evine dön! Çocukların seni bekliyorlar.” buyurdu. Takıyyüddîn; “Hay hay efendim! Bundan sonra hiçbir sözünüze ve hâlinize îtirâz etmeyeceğim. Allahü teâlânın evliyâsında kusur ve kabâhat aramayacağım.” dedi. Sonra bir anda kendisini Mısır’da evinin önünde buldu. Bu hâlin tesirinden uzun müddet kurtulamadı.
Talebesi Abdül’âl’ın, tövbe-i nasûhun ne olduğunu sorması üzerine şöyle buyurdu:
“Tövbenin hakikati, geçmiş günahlara pişman olmak, gelecekte olacağa istigfâr etmek, affını istemektir. İşlenen günâha tamamen pişman ve bîzâr olmak, bir daha o günahı işlememeye cânu gönülden azmetmek ve bu çeşit bir tövbe ile kalbi temizlemekten ibârettir.
Sâdık kimsenin kim olduğu sorulduğunda:
“Sâdık o kimsedir ki; Allahü teâlânın hükmünden râzı olduktan sonra Allahü teâlânın emirlerini yerine getirip Resûlullah efendimizin sünnet-i seniyyesine uyan, başkasından bir şey istemeyip verilirse şükreden, verilmezse sabreden kimsedir.” buyurdu.
Ahmed-i Bedevî 1276 (H.675) senesinde Mısır’ın Tanta şehrinde vefat etti. Kabr-i şerîfi üzerine yapılan türbede her sene düzenlenen toplantılarda Mevlid-i şerîf ve Kur’ân-ı kerîm okunması âdet oldu. Ahmed Bedevî hazretlerinin kerâmetleri vefâtından sonra da devam etti.
Ahmed-i Bedevî hazretlerinin medfûn bulunduğu Tanta şehri yakınında bulunan Garbiyye şehrinin vâlisi, Ahmed-i Bedevî’nin büyüklüğüne inanmazdı. Bu sebeple, her sene Seyyid hazretlerinin türbesinde düzenlenmekte olan mevlid toplantılarına Garbiyye ahâlisinden katılmak isteyenlere de mâni olur, gitmelerine müsâade etmezdi. Bu hâli haber alan Muhammed Şenavî hazretleri o şehre gidip vâli ile görüştü. Böyle yapmasının çok mahzurlu olduğunu, Seyyid hazretlerinin çok büyük evliyâ olduğunu anlatıp, kendisine çok nasîhat etti. Vâli, nasîhatleri kabûl etmedi. Eski haline de devâm etti. Bu hale çok üzülen Muhammed Şenâvî, bu durumu mânevî olarak, Seyyid Ahmed-i Bedevî’ye arzetti. O anda; “Sabret! O, yakında cezâsını bulur.” diye bir ses duyuldu.
Az zaman sonra vâlinin yüzünde bir yara çıktı. O vâli, dudaklarını ve dilini de kaplayan bu yara sebebiyle, zelîl ve hakîr hâle düştü. Böylece, evliyâya düşman olmanın cezâsını dünyâda iken çekmeye başladı. Bir müddet sonra öldü.
Mısır’da Ebü’l-Gays bin Ketîle isminde âlim bir kimse vardı. Bir gün yolu, Ahmed-i Bedevî hazretlerinin medfûn bulunduğu beldeye düştü. Oradaki insanların, Seyyid hazretlerine çok büyük ihtimâm, hürmet gösterdiklerini görünce; “Siz de fazla yapıyorsunuz. Ona lüzûmundan fazla ihtimâm gösteriyorsunuz!” dedi. Orada bulunanlardan biri; “Sen ne diyorsun. O çok büyük bir velîdir.” dedi. Ahmed-i Bedevî hazretlerinin büyüklüğünü anlayamamış olan adam, bu söze daha da içerledi. Fakat cevap vermedi. Bu kimse misafir olduğu için kendisine yemek getirdiler. Yemekte kızartılmış bir balık vardı. Ebü’l-Gays yemek yerken boğazına bir kılçık takıldı. Saatlerce uğraştılarsa da çıkartamadılar. Nice tanınmış doktorlar çağırdılar, onlar da çıkaramadılar. Artık yemekten, içmekten kesilmişti. Yataklara düştü. Her geçen gün ızdırâbı şiddetleniyor, hiçbir şey de yapamıyordu. Ölecek duruma gelmişti. Nihâyet aradan uzun bir süre geçtikten sonra, son çâre olarak Ahmed-iBedevî hazretlerinin kabrini ziyâret edip, rûhâniyetinden yardım istemeyi düşündü. Yakınları bunu Seyyid hazretlerinin kabrine götürdüler. Kabrin yanında oturup, kendisine dil uzattığı için pişmân olmuş bir kalp ile ve Seyyid hazretlerinin rûhuna hediye etmek niyetiyle Yâsîn-i şerif okurken, kendisine bir aksırma hâli geldi. Doktorların uğraşarak çıkaramadıkları kılçık, orada bir aksırma ile çıkıverdi. O kadar rahatladı ki, sevincinden ne diyeceğini bilemedi. “Ya Seyyid Ahmed-i Bedevî! Sizin çok yüksek bir velî olduğunuzu şimdi anladım. Ben sizin hakkınızda çok uygunsuz düşünüyormuşum. Sizin büyüklüğünüzü inkâr etmenin ne kadar yanlış olduğunu ve böyle düşünmenin ne büyük haksızlık olduğunu şimdi çok güzel anladım. Eski düşüncelerimden dolayı Allahü teâlâya tövbe ediyorum.” dedi.
Seyyid Ahmed-i Bedevî hazretlerinin doğum ve vefâtının sene-i devriyelerinde ve başka zamanlarda, insanların bu zâta çok alâka muhabbet göstermelerinden rahatsız olan ve Seyyid hazretlerinin büyüklüğünü inkâr eden, kendini beğenmiş bir kimse vardı. Bu bozuk düşüncelerinde çok ileri gittiği bir gün idi. Yine Seyyid hazretlerine buğz eder hâlde iken, hafızasında ve kalbinde îmân ve mârifete âit ne varsa hepsinin bir anda silindiğini hissetti. Ne olduğunu anlayamamıştı. Ne yapacağını şaşırdı. Bu hâlinin, Seyyid hazretlerine olan îtirâzın bir cezâsı olabileceğini düşündü. Seyyid hazretlerinin kabrine gitti. Rûhâniyetinden imdâd istedi. Tövbe ettiğini, affedilmesini ricâ etti. Seyyid’in kabrinden bir ses; “Bir daha inkâr ve îtirâza dönmemek şartıyla.” diyordu. Adam; “Peki.” deyip kabûl etti. Bundan sonra, îmân ve mârifete ait bildiklerinin tekrar kendisine verilmiş olduğunu hissetti ve sözünü tuttu.
Ahmed-i Bedevî hazretlerinin, rûhu için okunan mevlid-i şerîf için toplanılmıştı. Mecliste o zamâna kadar görülmemiş bâzı velîler de vardı. Onlara devamlı bu toplantılara katılan bir zât; “Siz nereden geliyorsunuz?” diye sordu. Hindistan’dan geldiklerini söylediler. Arkasından; “Bu kadar uzak yoldan tâ buralara kadar gelmenizin sebebi nedir? Ticâret falan mı yapıyorsunuz?” dedi. Onlar; “Hayır. Biz sâdeceAhmed-i Bedevî hazretlerini ziyâret etmek ve mevlidinde bulunmak için geldik.” dediler. “Peki Hindistan buraya çok uzaktır. Bu kadar uzun yolu ne kadar zamanda aldınız?” deyince de; “Salı günü Hindistan’dan yola çıktık. Çarşamba gecesini Medîne-i münevverede Resûlullah efendimizin huzûrunda geçirdik. Perşembe gecesinde Bağdat’ta Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî’nin huzûrunda idik. Bu gece de (yâni cumâ gecesi) işte buradayız (Mısır’ın Tanta şehrinde Seyyid-iBedevî hazretlerinin huzûrundayız).” cevâbını verdiler. Onlar anlattıkça soru soran zât hayret içinde kaldı. Bunun üzerine; “Niçin şaşıyorsunuz? Allahü tealânın evliyâsı için bütün dünyâ bir adımlık yoldur.” dediler.
Bir seferinde HâceHalebî adında birisi, yanında kumaş cinsinden mallar olduğu hâlde, mevlidde hazır bulunmak üzere Ahmed-i Bedevî hazretlerinin türbelerine doğru yola çıktı. Seyahat esnâsında yedi atlı önüne geçip, mallarını almak istediler. HâceHalebî, o anda Seyyid Ahmed-i Bedevî hazretlerinin rûhâniyetinden yardım istedi. Sözü henüz bitmeden, beyaz atlı ve gözlerinden başka bir yeri görünmeyen heybetli ve cesûr biri gelerek haydutları kovaladı. Hâce Halebî gelen zâtı tanıdığını ve onun Ahmed-i Bedevî olduğunu söyledi.
Seyyid Ahmed-i Bedevî hazretlerinin türbesinin kubbesinde, Resûlullah efendimizin mübârek ayak izlerinin bulunduğu bir taş vardı. Bu kıymetli taş, kubbeye öyle sanatkârâne yerleştirilmişti ki, türbeye girenler, önce bu taşı görürler, sonra da Seyyid hazretlerini ziyâret ederlerdi. Bâzı kimseler, bu taşın alınarak müzeye konmasını ve burada bırakılmamasını söylediler. Zamânın idarecilerini de iknâ edip, taşı alıp müzeye nakletmek için teşebbüse geçtiler. Fakat ne kadar uğraştılarsa, taşı yerinden ayırmak mümkün olmadı. Bu hâlin, Seyyid hazretlerinin bir kerâmeti olduğunu, taşı yerinden kımıldatamayacaklarını anlayıp, bu işten vazgeçtiler.
Ahmed-i Bedevî hazretlerinin Salevât, Vesâyâ, El-İhbâr fî Halli Elfâz-ı Gâyet-ül-İhtisâr ve başka eserleri vardır.
KERAMET VE MENKÎBELERİ
KÖTÜLÜK YAPANA İYİLİK ET!
Ahmed-i Bedevî hazretleri talebesine şöyle vasiyette bulundu:
“Ey Abdül’âl! Dünyâ sevgisinden sakın. Zîrâ sirke saf balı bozduğu gibi dünyâ sevgisi de sâlih ve iyi amellerini bozar. Yetimlere, şefkat, çıplaklara elbise giydirmekle merhamet, açları doyurmakla himâye, garipleri zayıfları ikrâm ile korumak âdetin olsun. Bu işlerin Allahü teâlâ katında kaybolmaz.
Ey Abdül’âl! Zikre, Allahü teâlâyı anıp, hatırlamaya devâm et. Bir an bile Allahü teâlâdan gâfil olma, O’nu unutma. Gece kıldığın bir rekat namaz, gündüz kıldığın bin rekatdan daha üstündür. Allahü teâlâyı zikretmek kalp ile olur, sâdece dil ile olmaz. Allahü teâlâyı hâzır bir kalp ile an! Allahü teâlâdan gâfil olmaktan sakın! Çünkü, bu gaflet kalbi katılaştırır. Sabır, Allahü teâlânın hükmüne rızâ göstermektir. O’nun hükmüne rızâ göstermek ve emrine teslim olmak demek, nîmete kavuştuğunda sevinip ferahlık duyduğu gibi, musîbet ve sıkıntı geldiğinde de aynı sevinç ve ferahlığı duyabilmek demektir. Nitekim Allahü teâlâ, Bekara sûresinin 155. âyet-i kerîmesinde meâlen, Peygamber efendimize hitâben; “(Ey habîbim! Musîbet ve ezâya) sabredenlere (lütûf ve ihsânlarımı) müjdele!” buyuruyor. Zühd sâhibi olmak, dünyâya düşkün olmamak demek; dünyevî arzu ve istekleri terk etmek sûretiyle, nefse muhâlefet etmek demektir. Harama düşmek korkusundan dolayı, yetmiş tâne helâli terk etmektir. Tefekkür etmenin hakîkati, Allahü tealânın yarattıkları hakkında düşünmek, fakat Allahü teâlânın zâtı hakkında düşünmemektir.
Ey Abdül’âl! Allahü teâlânın kullarından birine bir musîbet gelse, bunun için sakın sevinme! Gıybet ve dedi-kodu yapma! İnsanlar arasında söz taşıma! Sana eziyet vereni, zulmedeni affet! Kötülük yapana iyilik et! Sana vermeyene ver.
Ey Abdül’âl! Dervişliğin, talebeliğin şartları; kötü iş ve sözlerden sakınmak, harama bakmamak, iffetli olmak, her zaman Allah korkusuna sâhib olmak, Allahü teâlânın emirlerine uygun yaşamak, Allahü tealâyı hiç unutmamak, âhirette başa gelecekleri düşünerek hep uyanık ve dikkatli olmaktır.
Ey Abdül’âl! Yolumuz, Kur’ân-ı kerîme ve Peygamber efendimizin sünnet-i seniyyesine, bildirdiklerine uymak, doğruluk, verdiği sözü yerine getirmek üzerine kuruludur. Âlimler yanında dilini, insanların ileri gelenleri yanında gözünü, hocanın huzûrunda kalbini muhâfaza et. Edep ve vakâr üzere ol.
Ey Abdül’âl! İlmi olmayan kimsenin dünyâda da âhirette de hiçbir kıymeti yoktur. Hilmi, yumuşaklığı olmayan kimseye, ilmi fayda vermez. Allahü teâlânın kullarına şefkat etmeyen kimseye, Allahü teâlâ katında şefâat yoktur. Sabırlı olmayan kimseye, işlerinde selâmet yoktur. Takvâsı, Allahü teâlâdan korkması, haramlardan sakınması olmayan kimsenin, Allahü teâlâ indinde hiçbir kıymeti yoktur. Bu altı hasletten nasîbi olmayan kimsenin, Cennet’te yeri yoktur.
İMDÂT YÂ SEYYİD BEDEVÎ
Sâlim isminde bir kimse küffâr memleketlerinden birinde esirdi. Başında bir nöbetçi asker vardı. Bu asker, müslümanların, Seyyid-i Bedevî’yi çok sevdiklerini, sıkıntıda kalınca rûhundan yardım istediklerini ve Allahü teâlânın izni ile böyle insanların imdâdına yetiştiğini duymuştu. Bunun için o zâtın Seyyid hazretlerinden yardım talebinde bulunmasından korkuyordu. Ona sık sık; “Eğer senin, yâ Ahmed Bedevî! dediğini işitirsem, çok eziyet, işkence ederim.” diye tehdit ederdi. Bir gün bu korkusundan dolayı onu büyük bir sandık içine koydu. Kapağını kilitledi. Kendisi de sandığın üzerine yattı. Geceleyin Sâlim Efendi Seyyid Bedevî’den yardım isteyip; “İmdât yâ Seyyid AhmedBedevî hazretleri! Bana yardım ediniz!” dedi. SeyyidAhmed hazretleri geldi. Sandığı, üzerinde yatan askerle berâber alıp götürdü. Bir anda kendilerini bilmedikleri bir yerde buldular. Orada Sâlim Efendiyi sandıktan çıkardı ve gözden kayboldu. Etraflarında toplananlara, olanları anlattılar. Onlar; “Burası Kayravan’dır. Geldiğiniz yer ile arası çok uzaktır.” dediler. O asker de bu hâl karşısında çok şaşırdı ve müslüman oldu. Seyyid hazretlerinin kabrini ziyâret için berâberce Mısır’a gittiler.”
"Ahmed Bedevi Hazretleri yüzünü neden kapatıyordu?"
- Peçe, takva amaçlı takılmaktadır. Ahmed Bedevi Hazretlerinin de "bundan dolayı peçe takmış" olması muhtemeldir.
- Bazı bilgilere göre, Ahmed Bedevi çok fazla yakışıklı olduğundan yüzünü kapatıyordu. Fakat bu bilgi çok isabetli görülmemektedir. Bunun sağlam kaynaklarda tespitini de yapamadık.
- Bazı bilgilere göre, içinde bulunduğu bedevilerin âdetlerine uyarak yüzüne peçe takmıştır. Bu daha makul bir açıklama gibi görünüyor. Çünkü, büyük insanlar -meşru olmak şartıyla- bulundukları yerdeki hayata ayak uydurmaktan geri kalmazlar. Bu tevazu erdemine de uygundur.
- Bununla beraber, bugün bile bazı tarikat şeyhleri hâlâ peçe takıyorlar. Bununla, harama bakmaktan gözlerini sakındırdıkları gibi, başkalarının, özellikle yabancı kadınların gözlerinden de sakınırlar.
Ayrıca, dünyayı fazla görmemek için yalnız ayakların ucuna bakacak şekilde gözlerini kullanma adına peçe takmış olabilirler.
EDiTÖR KAROGLANDAN:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍۚ وَيَبْقٰى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِۚ
“Herşey Yok Olur ve Sadece O'nun Bir Kafasi Kalir”
(Rahman Suresi 26-27)
Kerbela Olayı nedir?
İslam dininin son peygamberi Hz. Muhammed'in torunu olan Hz. Hüseyin, tam 1378 yıl önce Kerbela'da şehit edildi. Peki Kerbela nedir? Kerbela olayı nedir? İşte Hz. Hüseyin'in Kerbela'da şehit edildiği olay hakkında detaylar...
KERBELA OLAYI
Kerbela Olayı veya Kerbela Katliamı, 10 Ekim 680 tarihinde günümüzdeki Irak'ın Kerbela şehrinde gerçekleşmiştir. Kerbela Olayı'nda Hz. Muhammed'in torunu Hz. Hüseyin ve beraberindeki yarenleri, Yezid tarafından şehit edilmiştir.
Kerbela olaylarının gelişimi Hz. Muhammed'in 632 yılında vefat etmesiyle başladı. İslam dininin son peygamberi Hz. Muhammed'in vefatının ardından Müslüman toplumunun başına kimin geçeceği konusunda bir kaygı oluştu. Müslümanların bir kısmı ilk olarak Ebu Bekir'in halifeliğini kabul etti. Ardından da Ömer bin Hattab, Osman bin Affan ve Ali bin Ebu Talib halifeliğe geldi.
656 yılında Osman'ın Asiler tarafından katledilmesinin ardından Ali, halife olarak başa geçti. Yaklaşık 5 yıl halifelik yapan Ali, 661 yılında Hariciler tarafından gerçekleştirilen bir suikastle şehit edildi ve iktidar 20 yıllığına Muaviye'de kaldı.
Muaviye, hayattayken oğlu Yezid'e biat edilmesini istese de destekçileri ve Hicaz ahalisi, Yezid'e biat etmeyi reddetti. Biat etmeyi reddetmek için sebep olarak Hasan ile yapılan anlaşma gösterildi. Yezid'e biat etmeyi reddeden toplumu gören Muaviye, biat etme isteğinden vazgeçti.
680 yılında ölen Muaviye'nin ardından Yezid iktidara geçti ve ilk iş olarak Medine valisine bir mektup yazdı. Yazdığı mektupta Hüseyin'e değil, kendisine biat etmesini istedi, reddetmesi halinde bunu canıyla ödeyeceğini belirtti.
Bu arada Hüseyin Kûfelilerden kendisine bağlılıklarını sunan mektuplar alıyordu. Kûfe'ye gelip halife olduğunu ilan ederse Hüseyin'i destekleyeceklerini söylüyorlardı. Hüseyin bu teklifleri ciddiye aldı ve Kûfe'deki taraftarlarının gerçekte olduğundan çok daha fazla olduğunu zannetti.
HZ. HÜSEYİN'İN, OĞLUNUN VE BERABERİNDEKİLERİN ŞEHİT EDİLMESİ
Yaklaşık 70 yareni ve ailesi lie Kûfe'ye doğru yola çıktı. Sayıca az olan Kûfeli taraftarlar, Yezid'in yandaşları tarafından bastırıldı. Hüseyin ve beraberindeki 70 kişi, Kerbela'da Yezid'in 4500'e yakın adamıyla karşılaştı. Çıkan savaşta Hüseyin'in, 6 aylık bebeği susuzluktan ölmek üzereydi ve oğlunu kucağına alarak Yezid'in karşısına dikildi. Oğlu için Yezid'den bir yudum su istedi ancak Hurmala bin Kahil, çocuğu okla boynundan vurarak şehit etti.
Oğlunu gömen Hüseyin, yeniden Yezid'in karşısına çıktı ve teslim olmalarını istedi. Meydana gelen savaşta Hüseyin ve taraftarları şehit edildi. Aynı zamanda Hüseyin'in ailesi de esir alındı.
Ubeydullah bin Ziyad'ın emri üzerine Hüseyin'in cesedi atlara çiğnetildi. Daha sonra Yezid'in askerleri çadırlara girdiler ve kampı yağmalamaya başladılar. Ölen 72 kişinin cesedi El-Gadiriye köylüleri tarafından ertesi gün defnedildi.
Ertesi gün kadınlar ve çocuklar develerle yargılanmak üzere Kûfe üzerinden Şam'a götürüldüler. Çok kötü muamelelere tabi tutuldular. Açlık ve susuzluğun üzerine Hüseyin ve askerlerinin kaybının acısı da eklenmişti. Yezid'in bu kötülükleri yapmaktaki amacının Hüseyin'in destekçilerinin ne hallere düştüğünü gösterip, halkın desteğini kaybetmesini sağlamak olduğu söylenir.
Kerbelâ'da yaşananlar her yıl Şiî ve Alevîler tarafından muharrem orucu tutmanın yanı sıra törenler şeklinde, bir kısım Sünni Müslümanlar tarafından da tören yapılmaksızın (yalnızca mevlid okunarak ve muharrem orucu tutularak) anılmaktadır.
2010 dan ÖNCEKi VAAZLARIMDAN BiR ALINTI
Euzubillahiminesseytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Elif lam mim
zalikel kitabu la raybe fiih
hüden lil müttagiyn
sadakallahül azim
elhamdülillahi rabbil alemiyn vel akibetü lil müttegiyn
ya hasibel müttegiyn
ya hasibel müttegiyn
ya hasibel müttegiyn
salatullahi ve selamullahi ile muhammedinil emiyn ve salavatullahi l enbiyai vel mürseliyne ecmaiyn ve ridvanullahi teala alel eshabihil ecmaiyn
vela havle vela kuvvete illa billahil aliyyil azim
Ey sevgili kardeşlerim Bildiğiniz gibi Hicri yılbaşını geride bıraktık ve asura yolundayız. Asur, her peygambere kurtuluş getiren bir gündür, ancak Muhammed'in ailesine acı getiren bir gündür. hepsi bir ucundayken, Muhammed A.S. diğer ucunda her kanalda çeşitli hocaların anlattıği kissalari degil baska bir kissa ve hisseyi anlatacagiz . Rabbim anlatana okuyana dinleyene hisse almak nasib eylesin
o gün kerbelada, Hz Muhammed A.S. in iki sevgilisinden şehit etmiş, ancak daha sonra şeytan onları dürtükledide Muhammed A.S a olan hıncını o mübarekten çıkarmak istercesine zalimleri dürtükledi ve onlar O mübareğin(Hz. Hüseyin’in) başını bedeninden ayırıp yerlerde ve ellerinde tepiklediler
Şimdi can alıcı noktaya geliyoruz Biliyorum bunu yazdığım için birçok kişi bize örümcek kafalı fikir diyecek kadar ileri gidecek ama görevimiz ne olursa olsun, gerçeği bildirmek isteyenler zehir alır, isteyenler tatlı ve tuzlu, güzel nimetler Doğadaki her türlü tatlı nimetlerin yanında Rabbim zehirli otları, zehirli hayvanları, zehirli gazları yaratmış yani iyiyi de sunmuş sofraya rabbül alemin zehirliyide
insanlarada irade vermiş serbest bırakmış arasında karar vermeleri hususunda
Rabbim sofrasında sunmuş bizde sayfamızda sunduk isteyen gider alır sapla saman ayrı olur
Konumuza dönüyoruz
diyoruzki yolumuz sünnet yolu
Rabbim her şeyi iki kutuplu yaratmış acı tatlı,....
hayırlı ve şerliyide yaratmış
Peygamberimizin sünneti olduğu gibi şerlininde yaptırdığı adetleri var ona sünnet ismi vermek istemiyorum adetleri diyorum işte bunlardan biriside
hüseyin efendimizin kafasını tepikleyenlerin eylemini herkese güzel gösterip bir kılığa sokup top denen icadı fistekleyip islama insanlığa hic bir faydası olmadığı halde milyonların ardında koştuğu ve 10 dolara 100 dolara muhtaç insanlar varken iyi gol atan adam diye bu kötü adeti yapanlara milyonlar milyarlar sayılıyor
Allah için bir düşünün bu eylemin adetin insanlığa dünyaya islama ve hıristiyanlığa veya yahudiliğe veya hakeza hakezza bir faydası varmı
yok ancak zararları var daha bunun üstüne zam eklemiş şeytan aleyhillane birde bunun üstüne kumar loto toto oynatıyor yani şerli şey şer doğurur hayır doğuracak değilya şeytanın çocukları ne olur elbette şeytan olur
bana herkes kızacak amma sanki ben oynamadım mı bende oynadım evimde de top var
her yere sigara yasağı koyuyorlar sigara adam öldürür ama bu adet şefaati kaldırır
biz er olup evimizden yöremizden atamadık varsa hakiki er sigarayi biraktiracağına bu adeti bitirsin
içkinin kütülüklerin anası olduğu gibi bu da takım elbise ile gezip bakanın hah işte bu ya amir ya memur dediği fakat gerçekte mafya babası olan gibi güzel kılık giymiş şeytanin adetidir
cenabi mevla inanan kullarını şeytanın adetlerinden uzak eylesin ve Rasulullahin sünnetiyle yaşamak ihsan eylesin amin.
ALINTI SONU
Yani Aşura günü, Kerbela'da İmam Hüseyin (a.s) ve onunla beraber savaşan arkadaşlarının mübarek başları kesilerek, mızrakların ucunda Şam'a götürülmüştür. Bu başların özellikle de İmam Hüseyin'in (a.s) mübarek başının nereye gömüldüğü hakkında Şia ve Ehlisünnet tarih kaynaklarında ve aynı şekilde Şia rivayetlerinde farklı görüşler bulunmaktadır. Benim bildigim Kadari ile İmam'ın mübarek başı Kufe'ye defnedilmiştir, O Sibt İbn Cevzi şöyle diyor: "Amr b. Haris Mahzumi, başı İbn Ziyad'dan alarak evine götürdü, gusül verdi, kefenledi, güzel kokular sürerek kendi evine defnetti."
Yani KIYAMET Koparken Herşey yokolurken onun başı baki kalacakmış kuran rahman suresinde böyle bildiriyor benim anladığım kadarı ile ve o Hz Hüseyin şehit edilen iki peygamber Hz Zekeriya ve Yahya ve birde şaya aleyhisselamin mirasini devralan kimseve reankarnesi veya karmasi olan kimse öyle olunca Kesikbaş veya Başsız Süvari onlarin bedeni ve
irşad/Eğitim Öğretim – Raşidi Üniversitesi | Dil Bilgisi | Hatıl Kafalı Nedir | Adıyaman Kafalı Nedir | Eşşek Kelleli Ne Demektir?
Hatıl kafalı nedir, adıyaman kafalı nedir, Eşşek Kelleli Ne Demektir, yukardaki resimde örnegi görüldügü gibi, sorunun cevabi, sorunun icinde gizli zaten.
Hatıl kafalı, Adıyaman kafalı, Eşek kafalı ne demek yukarıdaki resimde görüldüğü gibi sorunun cevabı zaten soruda gizli.
PS: Ege Bölgesinde bizler bu ismi Lafdan sözden anlamayan insanlara takarız, bir de MANIT kafa deriz, yani Kabedeki arapların taptıkları putları olan, Lat,Uzza ve Menat’tan, Menat yani MANIT olan demektir.
Kim Bu Bugünün Hatıl Kafalıları Sizce?
Ebû Hüreyre (r.a), Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’in şöyle buyurduklarını nakleder:
“Biriniz başını imamdan evvel (secdeden) kaldırdığında acaba Allah Teâlâ’nın, başını eşek başına veya sûretini eşek sûretine çevirmesinden korkmaz mı?”
(Buhârî, Ezân, 53)
Muaviye bin Ebi Süfyan (r.a.)’dan rivayet ettiğine göre; Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buvurdu demiştir :
“Benden önce rüku’ ve secde etmeye kalkışmayınız. (Çünkü sizden önce) rüku ettiğimde sizi geçtiğim süre ne ise, rüku’dan kalktığım zaman zarfında siz onun (ikmali) ile bana yetişmiş olursunuz ve (sizden önce) secde ettiğimde sizi geçtiğim süre ne ise secdeden kalktığım zaman zarfında siz onun (ikmali) ile bana yetişmiş olursunuz. Ben hakikatan yaşlandım.”
(Hz. Muhammed)
imam Hz Mehdiye baş kaldıran, Allah Teâlâ’nın onun başını eşek başına veya sûretini eşek sûretine çevirmesinden korkmaz mı?
Dün evvelki günün ahireti, bugün ise dünün ahireti, ve yarin ise, bugünün ahireti ise, o zaman, daha dün, Hz isa imamken, ona başkaldıran eşekler, bugün HIRISTiYAN olup da HATIL KAFALILAR, Hz Musa imamken ona başkaldıran eşekler, bugün Musevi ve yahudi olupta HATIL KAFALILAR, ve bu günün imamı ise Hz. Mehdi dir, O’na başkaldıran eşekoğlu eşşekler de, bugünün ahireti olan, yarinin HATIL KAFALILARI olacakdır.
TAHARRÜM TEKBİRİ. RUKU – SECDE VE SELAMDA İMAM’A UYMANIN HÜKMÜ :
Gerek ruku ve gerek secdede gerekse namaz’a başlarken ve namazdan çıkarken imama uymak hususundaki 4 mezhebin görüşleri hakkında el-Menhel yazarı “imam oturarak namaz kıldırır” babında şöyle der:
“1- İmam’a uyanın imamdan sonra taharrum tekribini alması Maliki, Şafii, Hanbeli alimlerine ve Hanefiler’den Ebu Yusuf ile Muhammed’e göre mecburidir. Bunlara göre imamla beraber veya imam’dan önce taharrum tekbirini alan kimsenin namazı bozulur. İmam taharrum tekbirini alarak namaza başladıktan sonra cemaatın taharrum tekbirini alması gerekir.
Ebu Hanife’ye göre cemaat imamla beraber taharrum tekbirini almalıdır. İmam’dan önce tekbir alamaz. İmam’dan geç l<alması da fazileti azaltır.
2- Rüku ve secdeye varış, bunlardan kalkış ve namazdaki benzeri hareketlere gelince Şafii, Maliki ve Hanbeli mezhebIerine göre bu hareketleri imamla beraber yapmak mekruhtur. Cemaatın hareketi imam’ın hareketinden biraz sonra olmalıdır. Mesela, imam önce rüku’ya varmalı ve henüz rüku’dan kalkmamış iken cemaat rüku’a varmalıdır. Beraber rüku’da kalındıktan sonra önce imam kalkmalı cemaat da imamı takip etmelidir.
Bu hareketleri imamdan önce yapmak cumhürun ittifakiyle haramdır. Ama namazı bozmaz. Bu hususta ayrıntılı bilgi için fıkıh kitaplarına başvurmak gerekir. Çünkü bazı hallerde bu nevi hareketler namazı bozar.)
insanlari Sanal alem Matrixe Kuyma Projesi ve
ADIYAMANDAKi KOCA KAFALAR ve
Matrix Yaşandi Bitti Ve Varilan Son Durum
3 (:::) Çocuğunun Projesi Olan
Kafanizi Alalim Sizi Matrixe Sokalim Ölümsüz Olun
Insanin Kalan Kismi Buraya Hizmet Ediyor Yani Köle
Burayi Alirsak Gerisine Ihtiyaç Yok Diyen
Kendini Akilli Sanan Lat Uzza Menat
Insan Kafasini Monitor Sanan Ahmak Menat Ve Adiyaman
imam Hz Mehdiye baş kaldıran, Allah Teâlâ’nın onun başını eşek başına veya sûretini eşek sûretine çevirmesinden korkmaz mı?
Dün evvelki günün ahireti, bugün ise dünün ahireti, ve yarin ise, bugünün ahireti ise, o zaman, daha dün, Hz isa imamken, ona başkaldıran eşekler, bugün HIRISTiYAN olup da HATIL KAFALILAR, Hz Musa imamken ona başkaldıran eşekler, bugün Musevi ve yahudi olupta HATIL KAFALILAR, ve bu günün imamı ise Hz. Mehdi dir, O’na başkaldıran eşekoğlu eşşekler de, bugünün ahireti olan, yarinin HATIL KAFALILARI olacakdır.
ve Sürüngen beyin diye birşey var ve timsah beyni yılan beyni sadece mercimek kadar olduğu söyleniyor ve derler ki AKLI sikinde yani hep sex düşünenler için kullanılan bir deyimdir yani yine barsaklar hakkında alt beyin diyorlar yani insan afedesiniz götü ilede düşünebiliyormuş bugün bilim adamları bunu bildi buldu öyle olunca Allahu alem Allah Hz Ahmed el Bedeviyi bu 3 Peygamber ve bir de Hz Hüseyin karması olarak halketti ve akladenin kafa olmadığını yani her hücrenin aklı olduğu suyun bile bir bilinci atomların bilinci olduğu CERNDE ki parcacıkların saldırıya karşı bir var bir yok bir burda bir heryerde olabildiklerini gördüler yani işte Şeytanın Allahı öldürme veya RUHU isayı öldürme ve o sayede allahı öldürme hikayesi burda son buldu o hem burda hem orda heme şurda veya hem var hemde aynı anda yok olabiliyor ve öyle olunca Allah kafada falanda değil allahın bir kafayada ihtiyacı yokmuş işte peçeli sultan aslında , Hz Hüseyinin bedeninin kafası ile birleşmediğini ve ayrı kaldığını ve öyle olunca, allahın yeni karmada yaratırken onun ilk hali kafasız beden Başsız Süvari veya Hz ahmet el Bedevi gibi idi ve son hali ADIYAMANDAKi kafalar ve matrix sonrasıda bedensiz sadece kafa hali ve Allah ADN cenetinini yani Hz Ademin KAFASINI ilk halketti ve kafanın halkolduğunda bir bedene ihtiyacı yok idi AYRI halkoldu ve sonra ona beden eklendi ve sonrada bir parçasından veya kend gennden ona havva eş verildi mesele budur yani..
Birde doğum sırasında çocuk tersden gelirse veya ve ebe acemi olursa çocugu doğurtmak için kafasından tutupda çekerse çıkarmak için ve o narin et kafa kopar ve çocugun bedeni içerde kalır, Allahu alem keşfi bilgidir ben orda değilmdim ve bu sadece ilham ile ve keşfi bir bilgidir Ahmet el Bedevi işte böyle bir doğum sırasinda kafası kopan ve kafası ayrı ve beden ayrı canlı kalan ve başsız süvari ise işte o resimdki gibi kafasını birde koltuğu altında taşıyor yani bu gün telefon cep telefonu var bunu ben avusturyadayken taaa amerika washington dan amerikan başbakanı ile görüşmek isteyince arada bir kabolaya ihtiyaç varmı yok numarayi çevir direk onun telefona bağlanıyor o da açtımıydı onunla konuşabiliyorsun değil mi işte kafa bedenden kopunca kafa ile beden arasında ki kablolar sinirler ve damarlar amma demekki onlarsızda olabiliyormuş dünyamizdaki örneği gösterdim allah bunu keşfettirdiyse ve böyle birileinide halkettiyse varsayalım ismayil abeye rahmet olsun vesselam (Ferhan şensoy ile onun arkadaşı osman yani 80 lerin icad cikarma babasına rahmet olsun) ve varsayalım ki vaaazı oldu biraz bu
Kafası olmayan atlı süvari
Açıklama
Efsaneye göre, Süvari ya kafasını taşıyor ya da kafasını tamamen kaçırıyor ve arıyor. Örnekler dullahan dan İrlanda genellikle ata binip kolunun altında başını taşıyan tasvir bir şeytani peri olduğunu; İngiliz masalı Sir Gawain ve Yeşil Şövalye'nin ünlü şövalyesi ; ve 1820'de American Washington Irving tarafından yazılan ve 1949 Disney karikatürü " The Adventures of Ichabod and Mr. Toad " ve 1999'da dahil olmak üzere birçok edebiyat ve film eserine uyarlanan " The Legend of Sleepy Hollow " adlı kısa öykü. Tim Burton'ın Sleepy Hollow filmi .
Amerikan folklorunda
Efsanenin Mayne Reid'in 1865'te yayınlanan versiyonunun kapak sayfası
Başsız Süvari, Amerikalı yazar Washington Irving'in 1820 tarihli " The Legend of Sleepy Hollow " adlı kısa öyküsünden kurgusal bir karakterdir . Hikaye, Irving'in The Sketch Book of Geoffrey Crayon, Gent başlıklı kısa öyküler koleksiyonundan . , 1999 Tim Burton filmi Sleepy Hollow dahil olmak üzere edebiyat ve film aracılığıyla bilinen Amerikan folkloru/efsanesinde çalıştı . [1]
Başsız Süvari efsanesi ("İçi Boşluğun Başsız Hessian'ı" olarak da bilinir) Amerikan Devrim Savaşı sırasında Sleepy Hollow, New York'ta başlar . Geleneksel folklor, Süvari'nin 1776'da White Plains Savaşı sırasında öldürülen bir Hessen askeri olduğunu ileri sürer. Bir Amerikan top mermisi tarafından kafası kesildi, [2] ve yoldaşları aceleyle taşınırken kafasının parçalanmış kalıntıları savaş alanında kaldı. bedeni uzaklaştı. Sonunda onu Eski Hollanda Sleepy Hollow Kilisesi'nin mezarlığına gömdüler , oradan kötü niyetli bir hayalet olarak yükselerek, öfkeyle kayıp kafasını arıyor ve bir Jack-o'-Lantern'ı geçici bir yedek ve/veya silah olarak kullanıyor. Hikayenin modern versiyonları, yolculuklarını savaşın gerçekleştiği Cadılar Bayramı'na atıfta bulunuyor . [3]
Başsız Süvari aynı zamanda Mayne Reid'in ilk olarak 1865 ve 1866'da aylık tefrika halinde yayınlanan ve daha sonra 1866'da bir kitap olarak yayınlanan [4] [5] yazarın Amerika Birleşik Devletleri'ndeki maceralarına dayananbir romanıdır. " Başsız Süvari " ya da " Texas A Strange Tale " kuruldu Texas ve güney Teksas dayanan halk hikayesi .
İrlanda folklorunda
Dullahan veya dulachán ( "karanlık adam"), genellikle bir ata binip kendisine kolunun altında başını taşıyan başsız, şeytani perisi. [6] Bir insan cesedinin omurgasından yapılmış bir kamçı kullanır. Ne zaman dullahan binme durur, bir ölüm meydana gelir. Dullahan bir isim söyler, bu noktada isim verilen kişi hemen ölür. [7] Başka bir versiyonda, siyah bir arabanın, Cóiste Bodhar'ın başsız sürücüsüdür . [8] Benzer bir figür, gan ceann (" kafasız "), altın bir nesne giyerek veya yoluna bir tane koyarak korkutabilir. [9]
İskoç folklorunda
Başsız süvari ile ilgili en belirgin İskoç hikayesi , Mull Adası'ndaki Glen Cainnir'de bir klan savaşında başı kesilen Ewen adında bir adamla ilgilidir . Savaş, onun bir şef olma şansını engelledi ve hem o hem de atı, bölgeye musallat olduğu hesaplarında başsız. [10]
İngiliz folklorunda
14. yüzyıl şiiri Gawain ve Yeşil Şövalye , başsız bir süvari, itibari dev şövalyeye sahiptir. Gawain tarafından başı kesildikten sonra , Yeşil Şövalye bir eliyle başını kaldırır ve salondan çıkar ve Gawain'e bir yıl sonra onunla tekrar buluşması için meydan okur. [11]
popüler kültürde
ABD posta pulu, 1974
çizgi roman
Martin Shapiro tarafından yazılan çizgi roman dizisi Chopper , Headless Horseman'ın modern bir yeniden tasavvurudur. Günahkarların ruhlarını toplayan bir motosiklet üzerinde başsız bir kanun kaçağı motorcuya sahiptir. Onu görebilen tek kişi , altıncı hislerini tetikleyen ve öbür dünyaya bir kapı açan , yeni ve tuhaf bir Ecstasy benzeri ilaç tüketen kişilerdir . Halüsinojenik yüksek sırasında, önemli günahlar işleyen herhangi bir karakter, başsız hayalet tarafından avlanır. İlaç etkisini yitirdiğinde kurban güvendedir ve Başsız Süvari'nin hayaletimsi erişiminin ötesindedir. [12] [13] [14]
Televizyon
The Kolchak: The Night Stalker bölümü "Chopper" (ilk olarak 31 Ocak 1975'te yayınlandı) [15 ] 20 yıl sonra rakip bir motorcu çetesinde kafasını kaybetmesinin intikamını alan kafasız bir motosikletçiyi konu alıyor [16] [17] onun cinayeti. [18]
In Midsomer Cinayetleri bölüm "The Dark Rider", yerel göstergeden bir başsız süvari gibi davrandığından tarafından bir katil cezbeder ölüme birkaç kurbanları. [19]
Bir üçüncü sezon bölüm Nickelodeon 'ın Are You Afraid of the Dark? orijinal romanın aksine, Süvari'yi gerçek bir hayalet olarak tasvir eder.
Film
Başsız Süvari, The Adventures of Ichabod ve Bay Toad'ın "Legend of Sleepy Hollow" bölümünde görünür . Tıpkı hikayede olduğu gibi, Başsız Süvari, Başsız Süvari'nin balkabağı kafasını ona fırlatmasıyla biten Ichabod Crane'in peşine düşer. Ichabod'un şapkasının parçalanmış balkabağının yanında bulunduğu belirtilirken, uzak bir ilçede kendisine benzeyen çocukları olan zengin bir dul kadınla evlendiğine dair bir söylenti çıktı. Başsız Süvari'nin bu yorumu, Disney'in Fare Evi'ndeki kötü karakterlerden biri olarak da yer aldı . [20]
1999 Tim Burton filmi Sleepy Hollow'da Başsız Süvari, Katrina Van Tassel'in üvey annesi Lady Van Tassel tarafından ortadan kaldırılması için çağrılan ( Ray Park tarafından Headless Horseman formunda gerçekleştirilen ve Christopher Walken tarafından gerçek haliyle tasvir edilen) cani bir Hessian paralı askerinin hayaletidir. onun düşmanları. Ichabod Crane kafatasını geri verdikten sonra Süvari, Lady Van Püskül'ü de alarak Cehenneme döner.
Kitap
Washington Irving 'in gotik öykü ' Sleepy Hollow Efsanesi ' Başsız Süvari bir olduğuna inanılan olarak bilinen bir karakter özellikleri Hessen asker savaşta bir top mermisi ile başı kesildi. [21]
Video oyunları
Headless Horseman, Dullahan ve Headless Jack gibi birçok video oyununda ana karakterdir. Süvari ayrıca World of Warcraft , The Elder Scrolls V: Skyrim , The Binding of Isaac: Rebirth ve Team Fortress 2 gibi diğer birçok oyunda küçük veya gizli ve genellikle düşmanca bir karakter olarak görünür . Ayrıca Assassins Creed 3 video oyununda bir yan görevde yer alır [22]
Çeşitli
İçin Başsız Süvari maskotu Sleepy Hollow Lisesi de, Westchester County, New York , "Amerika'nın en korkutucu lise maskot" olarak anılır olmuştur. [23
Selam ve sevgiyle kalın
KAYNAKLAR
1) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.1, s.309
2) Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s.183
3) Şezerât-üz-Zeheb; c.5, s.345
4) Mu’cem-ül-Müellifîn; c.1, s.314
5) El-A’lâm; c.1, s.175
6) Îzâh-ül-Meknûn; c.2, s.644
7) Hüsn-ül-Muhâdara; c.1, s.521
8) Kâmûs-ül-A’lâm; c.1, s.787, c.2, s.1257
9) Hadîkat-ül-Evliyâ (son kısım); s.1
10) Tabakât-ül-Evliyâ; s.422
11) Tuhfet-ür-Râgıb; s.65
12) Tam İlmihâl Seâdet-iEbediyye; s.980
13) Rehber Ansiklopedisi; c.1, s.120
14) Mir’ât-ül-Harameyn (Mir’at-ı Medîne); s.1049
15) Kıyâmet ve Âhiret; s.128
16) Menâkıb-ı Ahmed-i Bedevî (Süleymâniye Kütüphânesi, Hasan Hüsnü Paşa Kısmı, No:587)
17) Dürr-ül-Mahzum (Süleymâniye Kütüphânesi, Tahir Ağa Kısmı, No:421)
Derleme Makalelerim
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 04 Ağustos 2022 Perşembe
Original Kar©glan
|
|
|
Gerizim Dağı Nerdedir Günümuzde Samiriler (Smartian'lar) Nerededir? |
|
Gönderen: Raşit Tunca - 08-13-2026, 10:26 PM - Forum: Raşit Tunca Makaleleri
- Yanıt Yok
|
 |
Gerizim Dağı Nerdedir Günümuzde Samiriler (Smartian'lar) Nerededir?
Hz.Mûsa (as) Allah (cc) ile konuşmak için kavminin yanından ayrılıyor ve daha sonra kardeşi ve peygamber olan Hz. Harun ile kavmi onu beklemeye başlıyor. Bundan sonra meydana gelen 'samiri ve altın buzağı' olayı...
İsrâîloğulları, Mûsâ -aleyhisselâm- ile birlikte Kızıldeniz’den geçtikten sonra, sığırbaşı şeklinde putlara tapan bir kabîleye rastlamışlardı. Hazret-i Mûsâ’ya:
“–Sen de bize böyle bir ilâh yap da, ona ibâdet edelim!” demişlerdi.
Mûsâ -aleyhisselâm- ise, kendilerine nasîhat etmiş ve bunun büyük bir şirk olduğunu bildirmişti. Onlar da pişman olup tevbe etmişlerdi.
Ancak Mûsâ -aleyhisselâm-, Hârûn -aleyhisselâm-’ı kendi yerine vekîl bırakıp Tûr Dağı’na gittikten sonra, onlara karşı îmansızlığını gizleyen Sâmirî isimli nankör bir yahûdî, Hazret-i Mûsâ’nın yokluğunu fırsat bilerek halktan altın topladı ve bir buzağı yaptı. Sonra da:
“–Bu Mûsâ’nın ilâhıdır! Fakat Mûsâ, tanrısını unuttu!” deyip halktan buzağıya tapmalarını istedi.
Sâmirî, sanatkâr bir kimseydi. Buzağıyı öyle ustalıkla yapmıştı ki, içine rüzgâr girdiğinde canlıymış gibi böğürüyordu. Bunu buzağıda açtığı deliklerle sağlamıştı ve rüzgârın şiddetine göre kaval gibi sesler çıkıyordu. Ardında da Sâmirî:
“–Bakın ilâhınız sizinle konuşuyor!” diyordu.
Böylece Sâmirî, onun tanrı olduğunu halka telkîn ederek, bir kısım İsrâîloğulları’nı hak dinden uzaklaştırdı. Hârûn -aleyhisselâm- kendilerine ısrarla îkazda bulundu, fakat dinlemediler.
Bu hâl, âyet-i kerîmelerde şöyle beyan buyrulur:
“Hakîkaten Hârûn, onlara daha önce:
«–Ey kavmim! Siz bunun yüzünden sâdece fitneye uğradınız. Sizin Rabbiniz şüphesiz çok merhametli olan Allâh’tır. Şu hâlde bana uyunuz ve emrime itâat ediniz!» demişti.” (Tâhâ, 90)
“Onlar:
«–Biz, Mûsâ aramıza dönünceye kadar buna tapmaktan aslâ vazgeçmeyeceğiz!» dediler.” (Tâhâ, 91)
“(O sırada Tûr’da bulunan Hazret-i Mûsâ’ya) Allâh buyurdu:
«–Sen’den sonra Biz, kavmini (Hârûn ile kalan İsrâîloğulları’nı) imtihân ettik ve Sâmirî onları yoldan çıkardı.»” (Tâhâ, 85)
“(Tûr’a giden) Mûsâ’nın arkasından kavmi, zînet takımlarından, böğürebilen bir buzağı heykeli (yaparak onu tanrı) edindiler. Görmediler mi ki, o, kendileriyle ne konuşuyor, ne de onlara yol gösteriyor? (Acziyetine rağmen) onu (tanrı olarak) benimsediler ve zâlimler oldular.” (el-A’râf, 148)
“Mûsâ, kızgın ve üzgün bir hâlde kavmine dönünce:
«–Benden sonra arkamdan ne kötü işler yapmışsınız! Rabbinizin emrini (beklemeyip) acele mi ettiniz?» dedi.
Tevrât levhalarını yere attı ve kardeşi (Hârûn’un) başını tutup kendine doğru çekmeye başladı. (Kardeşi):
«–Anam oğlu! Bu kavim, beni cidden zayıf gördüler ve nerede ise beni öldüreceklerdi. Sen de düşmanları bana güldürme ve beni bu zâlim kavimle beraber tutma!» dedi.” (el-A’râf, 150)
“(Mûsâ):
«–Ey Hârûn! Sana ne engel oldu da, bunların dalâlete düştüklerini gördüğün vakit benim yolumu tâkip etmedin? Emrime âsî mi oldun?» dedi.
(Hârûn):
«–Ey annemin oğlu! Saçımı sakalımı çekme! Ben Sen’in: “İsrâîloğulları’nın arasına ayrılık düşürdün; sözümü tutmadın!” demenden korktum.» dedi.” (Tâhâ, 92-94)
Hazret-i Mûsâ ile Hazret-i Hârûn, ana-baba bir kardeştirler. Durum böyle olduğu hâlde, Hârûn -aleyhisselâm-’ın “anam oğlu” demesinin sebebi, Mûsâ -aleyhisselâm-’ın merhametini celbetmek içindi. Zîrâ ana, hem baba ve kardeşten daha şefkatliydi, hem de onların anneleri, Allâh’a îmân etmiş ve oğullarının sevgi ve hürmetlerini kazanmış sâliha bir anneydi.
“(Mûsâ da:) «–Ey Rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla! Bizi rahmetine kabûl et! Zîrâ Sen, merhametlilerin en merhametlisisin!» dedi.” (el-A’râf, 151)
“(Sonra) Mûsâ, öfkeli ve üzüntülü olarak kavmine döndü:
«–Ey kavmim! Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmamış mıydı? Şu hâlde size zaman mı çok uzun geldi, yoksa üstünüze Rabbinizin gazabının inmesini mi istediniz ki, bana olan va’dinizden döndünüz!» dedi.” (Tâhâ, 86)
“Dediler ki:
«–(Yâ Mûsâ!) Biz sana olan va’dimizden, kendi kudret ve irâdemizle dönmedik. Fakat biz, o kavmin (Mısırlıların) zînet eşyâsından bir takım ağırlıklar yüklenmiş, sonra da onları atmıştık; aynı şekilde Sâmirî de atmıştı.»
(Sâmirî’nin telkîni ile zînetleri eritmek ve buzağı yapmak için ateşe attılar.)
Bu adam, onlar için böğürebilen bir buzağı heykeli îcâd etti. Bunun üzerine:
«–İşte bu, sizin de, Mûsâ’nın da tanrısıdır, fakat onu unuttu.» dediler.” (Tâhâ, 87-88)
Hazret-i Mûsâ, onlardan bu çirkin işlerinden dolayı tevbe etmelerini istedi. Tevbe şartının da, çok pişman olmak ve ölüm olduğunu bildirdi. Onlar da:
“–Sabrederiz!” dediler ve hükmü beklediler.
“Mûsâ kavmine dedi ki:
«–Ey kavmim! Şüphesiz siz, buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize kötülük ettiniz. Onun için Yaratanınıza tevbe edin ve nefslerinizi öldürün! Öyle yapmanız, Yaratıcınızın katında sizin için daha iyidir. Böylece Allâh tevbenizi kabûl etmiş olur. Çünkü acıyıp tevbeleri kabûl eden ancak O’dur.” (el-Bakara, 54)
Öldürecek olanlar, öldürüleceklerin başında ellerinde birer kılıç olduğu hâlde beklemeye başladılar. Her puta tapanın ardında, emir gelince onun boynunu vurmak üzere bir kişi vazîfelendirilmişti. Hattâ bunların içinde birbirlerine akrabâ olanlar dahî vardı:
“Pişmân olup da kendilerinin gerçekten sapmış olduklarını görünce:
«–Eğer Rabbimiz bize acımaz ve bağışlamazsa, mutlakâ ziyâna uğrayanlardan olacağız!» dediler.” (el-A’râf, 149)
Bunun üzerine Hazret-i Mûsâ ve Hazret-i Hârûn, şefkatlerinden dolayı ağlayarak duâ ettiler. Âyet indi ve tevbeleri kabûl oldu:
“Kötülükler yaptıktan sonra ardından tevbe edip de îmân edenlere gelince, şüphesiz ki o (tevbe ve îmândan) sonra, Rabbin, elbette bağışlayan ve merhamet edendir.” (el-A’râf, 153)
Ve Allâh Teâlâ, şöyle buyurdu:
“O davranışlarınızdan sonra (akıllanıp) şükredersiniz diye sizi affettik.” (el-Bakara, 52)
Bundan sonra Mûsâ -aleyhisselâm- Sâmirî’ye döndü:
“«–Ya senin zorun neydi, ey Sâmirî?!» dedi.
O da:
«–Ben, onların görmediklerini gördüm. Zîrâ, o elçinin izinden bir avuç (toprak) alıp onu (erimiş mücevherâtın içine) attım. Bunu böyle, nefsim bana hoş gösterdi.» dedi.” (Tâhâ, 95-96)
Müfessirlere göre, Sâmirî’nin, halkın görmeyip de kendisinin gördüğünü ve izinden bir avuç toprak aldığını iddiâ ettiği elçi, Hazret-i Mûsâ’nın huzûruna gelen Cebrâîl’di. Sâmirî, onun atının bastığı yerlerin yeşerdiğini görmüş, izinin toprağından bir avuç alıp altınları erittiği ateşe atmıştı.
“Mûsâ:
«–Çekil git! Artık sen, hayâtın boyunca: “Bana dokunmayın!” diyeceksin. Ayrıca senin için, kurtulamayacağın bir cezâ günü var. Tapmakta olduğun tanrına da bak! Yemîn ederim, biz onu yakacağız; sonra da onu parça parça edip denize savuracağız!» dedi.” (Tâhâ, 97)
Rivâyete göre, Mûsâ -aleyhisselâm-’ın âyet-i kerîmedeki bedduâsından sonra Sâmirî, hakîkaten ağır ve bulaşıcı bir hastalığa yakalandı ve ömrü boyunca insanlardan uzak durmak zorunda kaldı.
“Buzağıyı tanrı edinenler var ya, işte onlara mutlakâ Rabblerinden bir gazap ve dünyâ hayâtında bir alçaklık erişecektir. Biz iftirâcıları böyle cezâlandırırız.” (el-A’râf, 152)
Gerizim Dağı Nerededir?
Gerizim dağı günümüzde İsrail'in Filistin yönetimi altında olan kısmında, Batı Şeria' nın Nablus kenti sınırları içerisinde bulunan dağın adıdır.
Yahudiliğin Samiri olarak adlandırılan mezhebinin kutsal saydığı bir bölgedir. En üst kısmında milattan önce 400-500 civarı yapıldığı tahmin edilen küçük bir tapınak olduğu biliniyor. Ancak günümüze sağlam bir şekilde ulaşamamıştır. Ayrıca bölgede çeşitli dönemlerden kalan pek çok yapı kalıntıları mevcuttur. Yaklaşık 900 metre yükseklikte bulunan dağın Musevi tarihinde büyük bir önemi vardır. İncil'de (eski ahit) Yahudilerin burada kutsandığı söylenmiştir. Günümüzde hala Samiri mezhebine bağlı kişiler hac ve kurban törenleri için bu dağa gelmektedirler. Samirilerin birçok adeti Müslüman adetlerine benzer. Ayrıca Samiriler Yahudiliğin en seki adetlerini günümüzde uygulayan tek mezheptir. Samiriler kutsal kitabın sadece Tanah olarak bilinen üç kitabını kaynak olarak alır. Bundan sonra yazılmış olan kaynakların hiç biri kabul edilmez. Nablus şehrini tepeden gören bir konuma sahip olan bölgeye, hakim konumu sebebiyle tarih boyunca büyük önem verilmiştir.
Günümuzde Samiriler (Samrtian'lar) Nerededir?
Sâmirîler (Sâmirî İbranicesi: סמירי; İbranice: שַמֶרִים, romanize: Šamerim; Arapça: السامريون, al-Sāmiriyyūn), Eski Yakın Doğu'daki İbrani İsrailoğullarından köken alan etno-dinî gruptur.
Yahudilerin, Asur kralı II. Sargon tarafından İran ve Harran bölgeleri civarına sürgüne gönderilmesi sonrasında, arkalarında bıraktıkları topraklara Asur kralı tarafından özel olarak gönderilip yerleştirilmişlerdir. Yerleştirildikleri bölgeye 'Samiriye' denir ve kutsal olarak bilinen Gerizim Dağı merkezli civar bölge bu isimle adlandırılır.
Tanah'taki anlatıma göre sürgüne giden Yahudilerin yerine yerleştirilen bu halk, o bölgede yaşayan aslanların sürekli saldırıları sonucunda iyice bunalırlar ve burayı terk eden insanların dini inanışlarına göre bir tanrı inancı ve tapınma biçimiyle durumun düzeleceğinden şüphelenerek bunu Asur kralına bildirirler. Bunun üzerine kral Yahudi sürgünlerinin arasından bir rahibi geri göndererek yeni yerleşimcilere kendi dinlerini öğretmesini ister. Şahıs geri dönerek onlara Tanah'a dayalı dini kuralları ve kaideleri öğretir. Yahudi geleneğinde Samirilerin kökeni bu şekilde bilinir.
Yahudiler tarafından Yahudilik dışı görülürler. Samirilerin Tevrat'ı, Yahudilerin Tanah'ından farklıdır. Dini uygulamalarında da birçok fark gözlemlemek mümkündür. Müslümanlardaki abdeste benzer bir abdest alma ve namaza benzer hareketleri olan bir ibadet biçimleri vardır ve ibadethanelerinde oturmak için yer bulunmaz. Günümüzde Gerizim Dağı ve çevresinde sayıları birkaç yüz civarında küçük bir topluluk halinde yaşamaktadırlar.
Editör NOTU :
Samiriler yani Smartianlar, Demekki Hz Musa Tura Gittiğinde ki Halkı Harun ve israiloğulları ve Samiriyi Girezm dağının eteğinde bırakatıda gitti, ve haşr demek senin öldükten sonra dağılan parçalarının yeniden toplanması, bir araya gelmesi demektir. öyle olunca Samirinin parçaları oraya (Girezm dağı eteklerine) dökülmüş ki, şimdi yine orada, onun soyu olarak, onun ismi (Samiriler Smartianlar olarak) ile hayat buldu toplandılar demektir. Bugünkü Zarraflar ve altın ile oynayanlar onun dağılan parçaları, ve onun haşrolmuş, toplanmış, yeniden can bulmuş, ahirzaman da insan olmuş, soyudurlar. Ogus Oğuzlar Ankarada Sıhhıyede Heykeli olan O Etiler'de, istanbuldeki Etiler Semti de ve öküz heykeli ve simgesi kullanan bütün topluluk hep onun soyudurlar. Bu Taaa kurandaki en büyük sure Bakaraya kadar gider o soy zinciri. Özel Soy, Unutmayuyın ki : Samiri de, firavun denizlerin dibine battığında karşıya geçip kurtulan, Musa'ya iman edenlerden birisi, hatası da olsa, kurtulanlardan birisi yani.
Girezm Daginin Etekleri Gizli bilgi von Karoglan "smaragd mine" Dolu Yani zümrüt madeni Dolu
Derleme Makalelerim
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 04 Ağustos 2022 Perşembe
Original Kar©glan
|
|
|
Mastürbasyon – Elle Boşalma - İstimna nın Günümüzdeki Hükmü |
|
Gönderen: Raşit Tunca - 08-13-2026, 10:24 PM - Forum: Raşit Tunca Makaleleri
- Yanıt Yok
|
 |
Mastürbasyon – Elle Boşalma - İstimna nın Günümüzdeki Hükmü
İslam, insanları kadın-erkek ayrımı gözetmeksizin evliliğe teşvik ederken evlilik dışı ilişkileri şiddetle cezalandırmaktadır. Bekârlığın ortadan kaldırılmasını sürekli öğütleyen İslam, Müslümanlara aralarındaki bekârları evlendirme yükümlülüğünü getirmektedir.
Müstehcen neşriyatın çevremizi sardığı, açık saçıklığın salgın hastalık gibi cemiyete musallat olduğu bir devirde yaşıyoruz. İslam’a göre kendi kendini tatminin yani mastürbasyon/elle boşalmanın hükmü, kişinin içinde bulunduğu şartlar göz önüne alınmadan değerlendirilemez. Bu açıdan, önce insanın ruh hali ve yaşadığı ortamı iyi değerlendirmek gerekir.
Eğermasturbasyon yapmaksızın zinadan korunulamayacağına kanâat hasıl olursa, budurumda yapılması vâcib olur. Çünkü iki şerden daha az zararlı olanın tercih iİslâmî bir kuraldır.
Mastürbasyon, yaratılış düzenine aykırı cinsel haramlardan biridir. İstimna, bekarlık döneminde bile zaruri görülmeyecek bir işlemdir. Çünkü Allah (c.c.) insandaki atılmayan ve atılamayan birikimleri gidermesini sağlayacak bir düzen yaratmıştır. Gerektiğinde ihtilam dediğimiz rüyalanmak ile bu düzen devreye girerek, insanı rahatlatmakta, birtakım zararlardan kurtarmaktadır. Ancak bekarın zinaya düşme tehlikesinde istimna, mubah kılınmıştır.
istimna Haram mıdır? Dinimiz, insanın tabiatında varolan hiçbir duygu ve eylem arzusunu bütünüyle reddetmez. Ancak helal ve haram düsturlarıyla belirli bir düzene sokar. Böylece insana zararlı olanı yasaklar, faydalı olanı emreder.
Bekar bir insanın doğal olarak vücudunda bulunan ve ona rahatsızlık veren birikintileri ihtilam yoluyla dışarı atamaması halinde zinaya düşmemesi için, sadece ihtiyacı giderecek kadar yapılan istimna mubah görülmüştür. İstimna kişinin kendi eliyle boşalması olduğundan, eşlerin birbirlerinin elleriyle boşalması istimna sayılmaz.
Asıl olarak mastürbasyon/el ile boşalmak helâl değildir. Bunu hiçbir İslam âlimi savunmamıştır. İki tercih arasında kalan bir Müslüman zararı daha az olanını tercih etmelidir.
Bazı âlimler mastürbasyon hakkında şöyle diyorlar:
1) Keyfî olarak mastürbasyon yapmak yani el ile menisini getirmek haramdır! Ancak şehveti kendisine galebe çalıp da karısı veya cariyesi bulunmazsa, şehvetini gidermek için bunu yaptığında günahkâr olmayacağı umulur. Hatta böyle bir kimse zina edeceğinden korkarsa, el ile meni getirerek yani mastürbasyon yaparak şehvetini gidermesi gerekir.
2) Mastürbasyon yapan kişi eğer bunu zinadan korunmak için yapmışsa bir günah yoktur. Yani şehveti galebe çalar da, onu gidermek için yaparsa cezalanmaması umulur.
3) Karı koca arasında ki ilişki esnasında erkeğin, menisini karısının eli ile çıkartması caizdir.
4) Meni, kan aldırmak gibi vücuttan dışarı atılması gereken bir fazlalıktır. Bu yüzden zinaya düşme korkusu ve evlenmeye gücü yetmeme hallerinde, kişinin mastürbasyon yapmasının caiz olduğunu söylenmiştir.
Bu şartlar göz önünde bulundurulacak olursa, mastürbasyon yapmanın yani elle boşalmanın hükmünü herkes kendi vicdanında daha iyi verebilir.
Ancak insan fıtratı mastürbasyon yapmayı hoş karşılamaz. Çünkü mastürbasyon yaptıktan sonra insanda bir pişmanlık duygusu meydana gelir. İşte böyle bir fiilin kesin olarak helalliğine hiçbir Müslüman inanmaz ve bu yolu çözüm olarak görmez.
Haramlar bellidir, helâller bellidir. İkisi arasında şüpheli şeyler vardır. En güzeli bunlardan uzak durmaktır.
|
|
|
|